1. HABERLER

  2. TÜMÜ

  3. RÖPORTAJ

  4. Abdulkadir SEZGİN'den Ağır Suçlamalar
Abdulkadir SEZGİN'den Ağır Suçlamalar

Abdulkadir SEZGİN'den Ağır Suçlamalar

Abdulkadir SEZGİN : Alevilerin Sünnileştirilmesi biçimindeki bir suçlama bir PKK projesi ve propagandasıdır* Alevici örgütler ile...

A+A-

Abdulkadir SEZGİN'den Ağır SuçlamalarAbdulkadir SEZGİN : Alevilerin Sünnileştirilmesi biçimindeki bir suçlama bir PKK projesi ve propagandasıdır

* Alevici örgütler ile DTP"nin Aleviliğe yaklaşımı, Alevi talepleri ve son olarak Reha Çamuroğlu"nun  projesi karşısında kullandığı üslup ve dil ile talepleri aynıdır.

* Bu Alevi örgütlerini kuran ve destekleyenlerin aynı zamanda PKK"yı kurup ve destekleyenler olduğunu, onlara verilen öğretilen ana fikrin de aynı olduğunu gösterir.

* Alevi örgütleri, çoğunluğu itibariyle Alevici örgütlerdir. Bunlar Alevilik üzerinden rant sağlamayı amaç edinen ve kimin ne zaman, nerede hangi amaçla kurduğu tartışılabilir örgütlerdir.

* Şimdi Türkiye"de uygulanan, Anglikan ve Katolik kiliselerinin ortak yürüttüğü bir proje var. Önce Ateizmi yaygınlaştırmak istiyorlar Türkiye"de. Alevici örgütler ve PKK  buna taşeronluk yapıyor.

* “Cemevleri"nin ibadet yeri sayılması” talebi bana göre AB projesidir.

* “Alevilerin Sünnileştirilmesi” biçimindeki bir suçlama bir PKK projesi ve propagandasıdır.

Dr. Abdulkadir SEZGİN ile Röportaj : Hedef, Alevi-Sünni Çatışması Yaratmak

AKP milletvekili Reha Çamuroğlu’nun yaptığı açıklamalar ile yeniden tartışmaya başladığımız Alevilik konusunu Abdulkadir Sezgin ile konuştuk. Sezgin Barem Dergisi’ne ilginç açıklamalarda bulundu…

AB"nin Türkiye"ye yönelik Alevilik ile ilgili çalışmaları ne zaman başladı. BOP ile ilişkilendirmek mümkün mü?

1974-84 arasında Türkiye dışındaki Türkiye"nin temsilcileri büyükelçiler, müşavir ve ataşelere karşı ASALA tarafından yürütülen bir proje vardı. Bu proje, Türkiye"nin karşı atağı ile Türkiye"nin dış temsilciliklerinde çalışan diplomatların ve büyükelçilerin öldürülmesine karışan katil ASALA üyelerinin kendi evlerinde, kendi ocaklarında, yurtlarında  öldürülmeye başlamasıyla 84 yılında sona erdi.

1984 yılı Amerika ve AB açısından son derece önemli bir yıldır. Aslında önemi de Sovyetler Birliği"nin 1984 yılında çöküşünün tespit edilişi ve ona karşı çöküşü hızlandıracak ve çöküş sonrası dünyanın yeniden düzenlenmesi ve paylaşımı ile ilgili problemin çözümlerinin başladığı  bir yıl olmasıdır.

1984 ASALA örgütü geri çekilip Türkiye ile sanki iyi ilişkiler kuruyormuş ve geliştiriyormuş görüntüsü adı altında Türkiye"ye karşı Türkiye"yi huzursuz etme, bölme ve parçalama niyetlerinin farklı bir şekle girdiği, yeni projelerin kurulduğu yıldır.

1984 yılında Türkiye"de herkesin bildiği bir şey vardır o da; PKK"nın Avrupa"da kurulduğu ve eylem için Türkiye"de faaliyete başladığı yıl olarak kabul ediyoruz. Alevilik açısından da PKK ile birlikte Avrupa"da, özellikle Almanya"da  Aleviliğin derinliğine araştırılmasına başlandığı ve Alevici bir hareketin de PKK başaramazsa yedek kuvvet olarak ortaya sürülebileceği görüşü ile Alevici hareketin ve Aleviliğin araştırılmaya başlandığı yıl olarak kaydediyoruz.

Bu konuda yüzlerce belge var. Ve özellikle Avrupa Birliği ülkeleri Alevilik araştırmaları  ile PKK"yı birlikte kurarak Türkiye"ye karşı gizli niyetlerini bir bakıma projeye döktüler.

ABD, Robert P. Finn"e 1984 yılında “Azerbaycan"a gideceksin. Türkiye"ye git hazırlan” emri vermişler. Robert, ODTÜ"de Azerbaycan  Dili ve Edebiyatı ile Azerbaycan Ekonomisi üzerine masterler yaptı. 1991"de de Azerbaycan"ın bağımsızlığı, Sovyetlerin dağılması ile başlayan Ermenistan, Gürcistan ve Türk Cumhuriyetleri"nin açılışı ile Bakü"de açılan ilk Amerikan Büyükelçiliği"nin müsteşarı olarak atandı. Bu bilgileri Robert"ten aldım. Bu bakımdan 1984 yılı çok önemli bir yıldır. O dönemde Sovyetler Birliği yıkılacak deseniz, Türkiye"de sağcılar da solcular da size gülerdi. Ama AB ve Amerika, Sovyetlerin en fazla 5-6 yıl içinde çökeceğini 1984"de tespit etmiş ve ona göre de yeni dönem çalışmaları için 84 yılında birtakım çalışma merkezleri ile enstitüler kurarak nerede, ne yapacağını yeni dünya düzeninin nasıl olacağını planlamış, ona göre adam yetiştirme, fikir üretme, strateji geliştirme işine başlamışlardı.

Bunun en önemli göstergesini 2008 bütçe görüşmelerinde açıkça gördük. PKK"ya yakınlığı ile bilinen, Meclis"te grubu bulunan partinin Alevilik ile ilgili konuşmaları özellikle Diyanet Bütçesinde, iktidarı  eleştirmek bakımından son derece önemlidir. Alevici örgütler ile DTP"nin Aleviliğe yaklaşımı, Alevi talepleri ve son olarak Reha Çamuroğlu"nun  projesi karşısında kullandığı üslup ve dil ile talepleri aynıdır. Bu öteki Alevi örgütlerinin ya da Alevici örgütlerin aynı şeyleri söylemiş olmalarına  rağmen PKK tarafından yönlendirildiği anlamına asla gelmez..

PKK, Alevi Stratejisi İle Ayrışma Ortamı Yaratmak İstiyor

Ne anlama geliyor o zaman?

Bu Alevi örgütlerini kuran ve destekleyenlerin aynı zamanda PKK"yı kurup ve destekleyenler olduğunu, onlara verilen öğretilen ana fikrin de aynı olduğunu gösterir.

AB"nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde yer alan bir uygulama açısından hem PKK"ya, hem PKK"lı olmayan Alevicilik yapanlara öğrettiği mesajın, tebliğ ettiğinin, gösterdiği anayol projesinin aynı olduğunu gösterir.

Bu yüzden aklı başında olan herkesin bu noktaya dikkat etmesi gerekir. DTP"nin Alevilik konusundaki talepleri, eleştirileriyle, Alevicileri veya Alevi örgütlerini aynı bağlamda, aynı çizgide bulunmalarını tespit etmeleri lazımdır. O zaman problemin çözümü daha kolay hale gelecektir. Bir de bu örgütlerin büyük çoğunluğu “Alevilik İslam dışıdır” diyor. Avrupa Alevi Federasyonlarının Başkanı, “İslam"ın içi de  dışı da bizi yakar” diyor. İçi de lazım değil dışı da lazım değil.

Ve DTP" de bunu diyor.

Çünkü PKK ve ona bağlı yan kuruluşları, buna terör örgütü diyemeyenler de aynı şeyleri söylüyorlar.

Marksist, Leninist düşünceden gelen Ateist bir formasyon, bunları AB"nin eğitim merkezlerinde Alevilik araştırma enstitülerinde ve diğer örgütlerde aynı şeyi söyledikleri anlaşılıyor. PKK"nın Alevi stratejileri incelendiğinde çok önemli bir şey görürüz. Birincisi PKK, Kürtçülüğü ve Kürt-Türk çatışmasını, ayrışmayı hedef alan bir görüş olduğu için Aleviliğin, Bektaşiliğin, Hacı Bektaşi Veli"den başlayarak Türk devletinin askeri, siyasi ve ideolojik gücünü oluşturduğu için Aleviliği- Bektaşiliği Türk şovenizminin, militarist anlayışı olarak görüyor. O sebeple de Bektaşilik ve Hacı Bektaş adına hiç kimsenin söylemediği düşmanca şeyleri söylüyor. Ve… Kürt Alevileri Türkmen Aleviler ile çatıştırmayı, ayrıştırmayı hedef alıyor. Becerebilirse Marksist temelde dinsiz  bir Alevilik yani dinsiz bir din, yani hiçbir dinle kitapla irtibatı olmayan yeni bir din icat etmek istiyor.

Bu din icadının Kandil"de oturan ya da K. Irak"ta yaşayanların geliştirebileceği bir şey olmadığını da herkes bilir. Bu uzun süren bilimsel(!) araştırmalar  AB"nin araştırma merkezlerinde gelişmiş ve öğretilmiş bir metin olmalıdır.

Türkiye"de bugüne kadar tek bir üniversite de,  Gazi Üniversitesi"nde bir araştırma  merkezi var. Araştırma merkezleri son derece dar imkanlı, küçük basit kuruluşlardır. Çorum"da yeni kurulan Hitit Üniversitesi"nde bir Araştırma Enstitüsü kurulma kararı alındı. Onun dışında Türkiye"de bir tek araştırma enstitüsünün olmadığı yerde, Avrupa  Birliği ve Amerika"da toplam 260 civarında araştırma enstitüsü ve merkezi var.

Bunların yoğun olarak Almanya"da bulunduğunu da dikkate alırsanız ve kuruluş tarihlerinin 1984 olduğu kabul edilirse PKK ile eş zamanlı ve eş güdümlü olarak kurulduğu, Büyük Ortadoğu Projesi"nde Türkiye"nin parçalanması sonrasını hedef alan bir proje olduğu kabul edilir. İşte bu noktadan bakıldığında Alevilik meselesini bir din, kültür veya Türkiye"nin genel tarihi ile ilgili bir kavram olmak yerine aynı zamanda bir güvenlik problemi olduğunu kabul etmek durumunda kalırız.   

Aleviliğin dönem dönem gündemin en üstüne taşınmasını nasıl yorumluyorsunuz? Sistematik olarak bu gündeme getiriliyor denilebilir mi?

Türkiye"nin Alevileri, Türkiye Cumhuriyetine, Türk bayrağına, Atatürk İlke ve İnkılaplarına son derece bağlı insanlardır. Fakat AB ülkelerinde ki Alevici örgütlerde son 7 yıldır, yani 2000 yılından itibaren artık “Türk” sözü yoktur. Alevi örgütlerinde Türk bayrağı kalmamıştır ve Atatürk büstleri ile resimleri dışlanmıştır. Çünkü bayrak ve Atatürk olan hiçbir vakfa ve derneğe AB ülkeleri, özellikle de Almanya para vermemektedir.

2000 yılından bu yana Avrupa"daki örgütler artık “Türk Alevileri” ya da “Türk insanı” demiyorlar. Biz “Anadolu insanı”,  “Anadolu Alevileri”, “Anadolu Kültürü”nün sahipleri diye bir “Anadoluculuk”tan söz ediyorlar. Anadolu"da Hititler mi, Asurlar mı, Sümerler mi, Yezidileri mi anlattıkları belli değil.

Yani kimlikte Türklüğü dışlayan bir yöne gidiyor. Bu noktadan bakıldığında PKK"nin Türkiye"de etkin hale geldiği sıralarda birtakım Marksist görüşlerle, Ateist düşünceler ile, Ali"siz Alevilik diyerek, Aleviliğin İslam dışı olduğunu söyleyerek gelişen düşüncelerin bu bölücü düşünceye -bir bakıma- destek olmuş olan hareketler gibi göründüğünü görmemek için insanın biraz saf olması gerekir.

Bazı Örgütler Durumdan Vazife Çıkarıyorlar

Aleviler bu konuların sık sık gündeme getirilmesinden rahatsızlar. Size göre bu rahatsızlığın sebebi ne olabilir?

Alevilik konusu tartışılırken birkaç renkle belki altı çizilmesi gereken bir şey var. Alevi Türk halkı ayrı, Alevi örgütleri ayrı bir şeydir.

Alevi örgütleri, çoğunluğu itibariyle Alevici örgütlerdir. Bunlar Alevilik üzerinden rant sağlamayı amaç edinen ve kimin ne zaman, nerede hangi amaçla kurduğu tartışılabilir örgütlerdir.

AB"deki örgütlerin mali durumları, faaliyetleri, projeleri incelendiğinde bunların Alevi olmadığı, Alevilikten çıkmış hatta 1980 sonrasında Dedeleri dışlayan, bunları sömürücü ve yobaz sayan birtakım insanların bugün Alevicilik yaptıkları ve yeniden Alevilik diye bir şey inşa ettikleri görülür. Bu inşa ettikleri Alevilik ile köyde kasabada, şehirde oturan Alevilerin asla ilgisi yoktur.

Millet sanıyor ki, Türkiye"de 25 milyon Alevi var ve bunların hepsi vekaletini bu Alevici örgütlere vermiş, bunlarda ceplerinde 25 milyon vekalet hazır onların avukatı gibi konuşmayı misyonları gereği, amaçları icabı rahatlıkla yapmaya çalışıyorlar.

Devletin ve hükümetin bazı birimlerinin bunları muhatap kabul etmeleri bunların güçlenmelerine ve biz bu işin resmi temsilcileriyiz demelerine sebep olmaktadır. Bu doğru değildir.

Devlet her hangi bir konuda çözüm veya açılım yaparken, kendisine bir muhatap veya ortak bulmak gibi bir duyguya, hisse veya davranışa ihtiyaç hissedemez.

Konuşmanızın başında gizli niyetlerden bahsettiniz. Neydi bunlar?

1990 yılında Sovyetler Birliği"nin parçalanma noktasından önce, dünya iki kutuplu dünya iken herkesin bildiği bir şey vardı. NATO"nun, Amerika"nın icat ettiği bir yeşil kuşak projesi vardır.

Sovyetlerin etrafındaki Müslüman milletleri, devletleri toparlayarak Ateizme ve Komünizm"e karşı bir yeşil kuşak kurulmuştu. Türkiye bu yeşil kuşağın en önemli noktası idi.

Sovyetler Birliği"nin çöküşü ile bu yeşil kuşak dağıldı kayboldu, yeni bir proje geliştirildi.

İşte 1984"te başlayan Avrupa"daki Alevi çalışmaları bu yeni projenin adıdır ve Türkiye"deki Alevi Sünni çatışmasını, Kürt-Türk çatışmasını hedefleyen bir çatışma projesidir. Artık Türkiye"ye ve Türk ordusuna ihtiyaç kalmamış, “Türkiye olsa da olur, olmasa da olur” gibi uçuk düşüncülerin, artık “Komünizm yıkıldığına göre, Türkiye değerini yitirmiştir” diye yapılmış bir çalışmanın ürünleridir bunlar.

Fakat şimdilerde yeniden anlaşılıyor  ki artık dünya iki kutuplu olmasa da, yeni kurulan dünyanın en önemli devleti Türkiye"dir.

Ve… Türkiye bugünkü gücü ve büyüklüğü ile kalır parçalanmazsa, batılı emperyalizmin, sömürücü güçlerin amaçlarını kolay gerçekleştiremeyecekleri ve çevremizdeki Müslüman ülkelerin, Türk ülkelerinin kolaylıkla emperyalizm tarafından kullanılması ve sömürülmesi için Türkiye"nin küçültülmesine ihtiyaç duyulduğu anlaşılıyor.

Ama bir şeyi de özellikle vurgulamak istiyorum. Türkiye üzerine yapılmış hiçbir  proje tutmayacaktır.

En son anlaşılan proje, Kürt-Türk savaşının çıkmayacağının anlaşılmış olmasıdır.

PKK"ya silah bıraktırarak Türkiye"de siyaset yapmaya davet eden Amerika, Avrupa Birliği ve PKK yandaşlarının görüşleri bunu anlatmıyor mu?

Bugün Türkiye"nin batı il ve ilçelerinde, mevcut nüfusdan daha fazla doğudan göç almış olanlara bakarsanız, hiçbirisinde şehit cenazeleri kaldırılırken dahi yerli ahali; Türk halkı “doğudan göçmen gelmiş, neden gelmiş” diye kimse onlara tepki göstermedi. Hiçbir il, ilçe ve kasabada hiç kimse, her hangi bir Kürt vatandaşımızın yakasına yapışarak “bunu siz şehit ettiniz”, “katillere ölüm” diye falan bağırmadı. Eğer böyle bir risk ortaya çıksaydı Türk-Kürt çatışması  çok hızlı olabilirdi.

Türk halkının tarihi, kültürel mirası, dünya görüşü, irfanı bu çatışmaya fırsat vermedi. Böyle bir çatışmanın olma ihtimali de yoktur.

İkincisi Alevi-Sünni çatışmasının 1970"li yıllarda yapılan birtakım girişimler ile de öğrenildi ki, asla mümkün değildir. Çorum"da, Sivas"ta, Maraş"ta yapılan birtakım mahalli provokasyonlar, Sivas olaylarının ve Madımak Oteli"nin tamamı bir provokasyondur. Provokatörler, ahaliyi Alevi-Sünni diye bölmeye ve birbirine düşürmeye çalışmış, ancak başarılı olamamışlardır.

Bunları görenler şimdi yeni bir proje ortaya sürüyor.

Haçlı Seferleri Devam Ediyor

Nedir bu yeni proje?

Katolik ve Anglikan Kilisesi ile Kiliseler Birliği"nin başını çektiği AB projesine göre, önce insanları dinsiz hale getirmek lazımdır. Yoksa Müslüman"ım deyip ibadet eden -  etmeyen hiç kimse kolaylıkla Hıristiyanlığı benimsemeyecektir.

Şimdi Türkiye"de uygulanan, Anglikan ve Katolik kiliselerinin ortak yürüttüğü bir proje var. Önce Ateizmi yaygınlaştırmak istiyorlar Türkiye"de. Alevici örgütler ve PKK  buna taşeronluk yapıyor. Dinsizliği yaygın hale getirmek için birtakım taşeronlar kullanılıyor. Ve bu proje 19. yüzyıldan başlayarak Amerika"nın ve Avrupa"nın asla vazgeçmediği bir Haçlı Seferi organizasyonunun da devamı olarak kabul edilmelidir. Bu nedenle şu anda Alevici örgütlerin Alevilik diye Ateizmi öne sürmeleri ve onu din kılıfı ile boyayarak sanki bütün Aleviler ateistmiş, hiçbir Alevi Allah"a, meleklere, ahirete inanmıyormuş, hiçbir Alevi Müslüman değilmiş imajı vererek yaptıkları propagandaların bu taşeronluk görevi sebebiyle olduğunu  herkesin görmesi lazım.

Alevilik tartışmalarının yaratılmasında asıl amaç Hıristiyanlaştırmak mı demek istiyorsunuz?
 
Elbette.  AB kapısında bekletilmek istenmemiz, Kıbrıs"ı bahane etmeleri, AB üyesi olmayan Ermenistan"la ve Ermenilerle ilgili taleplerinin altında yatan, “Hıristiyan olun gelin  tam üye olun” demek değil de nedir?

Dünyada Müslüman olmamış veya İslam dışında din sahibi olarak kalmış Türklerin sayısı, toplam Türk nüfusunun %5 inden daha azdır. Mesela Araplarda, Hıristiyan Arap sayısı, Arap nüfusun %20"si kadardır.

Bu rakamlar Türklerin kolay kolay Hıristiyan olamayacağının en açık delilidir. 1960 sonrası, sadece bedence sağlam olma şartı ile Avrupa"ya “işçi” olarak götürülmüş olan, eğitim seviyesi düşük Türklerden kaç kişi Hıristiyan olmuştur? En cahil Türkü bile Hıristiyan  edememiş olanların bu yeni  projesi de amaçlarına ulaşmalarını sağlamayacaktır. Ama bir süre  bizi meşgul edecek ve bizi ciddi şekilde yoracak görünmektedir.

Türkiye'deki Alevilik Türklere Mahsus Bir Telakkidir

Alevilik tartışmalarını yeniden gündeme getiren ise Akparti Milletvekili Reha Çamuroğlu"nun açıklamaları idi. Bu açıklamalar Akparti"nin Alevi açılımı olarak yorumlandı. Bu açılımı ya da açıklamaları samimi buluyor musunuz?

Reha Çamuroğlu"nun açıklamasında bir şeyi ön plana çıkarmak gerekir. Reha Bey doğru bir şey yapıyor. Kendisini İslam dışında gören hiç kimseyi davet etmeyeceğiz diyor. Bu çok önemli bir tanımdır. Yani “Aleviler Müslümandır bu Müslümanlar ile ilgili birtakım işler yapmak istiyoruz” diyor.

Bu talep, bu çerçeve ile son derece önemlidir. Onun için hem DTP"liler hem diğer Alevici örgütler ayrıca Alevicilik yapmasa bile ranta, paraya meraklı olanlar ayrışmış oluyorlar.

Bu ayırım veya çerçeve bundan sonrası için hem çözümü kolaylaştırır, hem de Alevi yurttaşlarımızla, Alevicileri bir birinden ayırmasını sağlayabilir.

Reha Çamuroğlu"nun önerisinin dikkatle incelendiğinde çok önemli, ayırıcı, belirgin vasfı Alevilik İslam içindedir, Aleviler Müslüman"dır diyenlerin çizgisini çok belirgin bir şekilde belirtiyor. Bunu son derece önemsiyorum.

Türkiye"de, Alevilik konusunda bugüne kadar, devlet kurumlarının herhangi bir adım atmamasının mantıkla ve devlet yönetim anlayışı ile makul bir açıklamasını bulamıyorum.

Türkiye"de adına Alevilik - Bektaşilik dediğimiz, halkın yaşadığı tarihi, geleneksel, konservatif bir kültür var.

Hz. Peygambere, Kuran"a, Hz. Ali"nin kahramanlığına, Ehlibeyt sevgisine dayanan bu anlayış Türklere mahsus bir anlayıştır. Bunun başka yerde kopyası yoktur. İslam aleminde bir birinden farklı Alevilikler var. Aleviliğin dünyada algılanışı farklıdır.  İran"a gider “ben Alevi"yim” derseniz. “Kimin soyundansın” diye sorarlar. Alevilik İran"da “Ali soyundan gelen insan” demektir. Yani Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin soyundan gelmeyen Alevi sayılmaz. Suudi Arabistan"da da ve diğer yerlerde de böyledir. Osmanlı tarihi sürecinde de Hz. Ali, Hz. Hüseyin ve Hz. Hasan soyundan gelen insan demektir. Onun dışında İslam âleminde Alevi tabiri kullanılmaz.

Bizde de Alevi tabiri yeni bir tabirdir. Yaklaşık 150 yıllık bir geçmişi vardır. Alevi kelimesinin bu günkü anlamda 1826"daki yasak dönemde kullanıldığı iddiası doğrudur.

Bu gün “Alevi” diye anlattığımızı eskiden “Kızılbaş” diye ifade ettiğimiz köylü Bektaşilerdi. Yörükleri, konar göçerler ve köyde yaşayan Hacı Bektaşi bağlılarına eskiden "Kızılbaş" diyorduk. Şimdi “Alevi” diyoruz. Şehirli Kızılbaş"a da Bektaşi diyorduk.

Bu anlamda Türkiye"deki Alevilik Türklere mahsus bir telakkidir. Türkler tarafından kurulmuş ve geliştirilmiştir. Bunun kurucusu Hacı Bektaş Veli Hazretleridir. Hacı Bektaş Veli"nin de bu kültürü öğrendiği, bu öğretiyi öğrenip getirdiği yer Ahmet Yesevi Tekkesi"dir.

Aleviliğin bir tarikat olduğunu yedi yüz yıllık tarihimiz ortaya koyuyor. Bizim kalkıp Aleviliği Fransızlardan, Almanlardan, Amerikalılardan öğrenme gibi bir lüksümüz olamaz.

Tarikat denilince, özellikle Aleviciler hemen Nakşiliği öne sürerek “Tarikat Nakşiliktir” diyorlar. “Nakşiliği öne çıkarmak için bunlar yapılıyor” deniyor.

Türkiye"de sadece Nakşilik yok. Çoğu Hazreti Ali"ye bağlı olmak üzere, çok sayıda tarikat vardır. Hz. Ali"ye bağlı Kadiri, Rufai, Halveti, Gülşeni, Cerrahi gibi tarikatların tamamında aslolan Ehlibeyt sevgisidir. Bunların hepsinde “Yezit"e lanet” edilir.

Bu tarikatların tamamının 1925"te kapatıldığını ve bunların adlarını, nerelerde faaliyet gösterdiklerini ve halen ne yaptıklarını devlet biliyor.

Bunun için yeniden bir Alevilik tanımına gerek yoktur. “Alevi kimdir, Alevilik din midir, mezhep midir, İslam"ın içi midir dışı mıdır” tartışmaları son derece ilkel tartışmalardır.

Sözün geldiği bu noktada açıkça belirtmeliyim ki, Dostum Reha Çamuroğlu"nun projesinin diğer hükümleri sanki biraz geçici, makyaj malzemesi gibi görünüyor.

Cemevleri İle İlgili Talep AB Projesi

Mesela Cemevleri"nin resmi bir statüye kavuşturulması, Dedelere maaş bağlanması gibi maddeler var. Bu maddeleri hangileri sizin nitelemeniz içine giriyor?

“Cemevleri"nin ibadet yeri sayılması” talebi bana göre AB projesidir. AB"nin 1984 yılında kurduğu araştırma merkezlerinin bir ürünüdür. Aleviliği azınlık dini yaptırmak için bu dinin mabede ihtiyacı vardır. “Cemevleri"nin ibadethane” olarak kabul edilmesi ileride Türkiye"ye din olarak tanınması dayatılacak, “Alevi” adlı “İslam dışı bir dinin mabedi olsun diye” isteniyor gibi geliyor.

Yoksa Alevi kültüründe, Bektaşi kültüründe “dergah”lar var. Hacıbektaş Dergahı, Abdal Musa Dergahı, Karaca Ahmet Dergahı, Şah Ulu Sultan Dergahı var. Kerkük"te, Musul"da, Kahire"de, Medine"de Bektaşi dergahları vardı. Balkanların her tarafı dergahtı.  Ayrıca sadece Bursa"da 300"e yakın Bektaşi Dergahı bulunuyordu. Ankara bir Bektaşi şehri idi.

Tarihi kültürel mirası redderek, spor kulübü kurar gibi, ya da hemşeri derneği kurar gibi yeni bir Alevilik inşa etmek mümkün değildir ve kimseye de bunun faydası olmaz. Zaten Alevi halkın, il il, ilçe ilçe gezerseniz onların Türk ve Müslüman kimliklerinin dışında herhangi bir şeyin olmadığını görürsünüz. İsteyen Aşık Veysel"i açsın baksın, isteyen Pir Sultan"ı okusun. Çünkü Alevilik şiir olmadan, nefes olmadan asla olmaz. Aşık deyişi olmadan olmaz. Aleviliğin yedi ozanına açıp baksınlar. Pir Sultan diyor ki: “Tarikat altında geçer yolumuz.” Bu yolun tarikat olduğunu bütün ozanlar söylüyor.

Ve inanç, ibadet, ahlak esasları bakımından Türkiye Sünnileri ile Türkiye Alevileri arasında fark olmadığını hepimiz biliyoruz. Bu Alevilik yüzde yüz yerli, yüzde yüz Türk kültürüne has bir eserdir. Bunu restore edeceksek, el birliği ile  antik bir eseri restore eden bilim adamı hassasiyeti ile yapmalıyız. Kimseyi kırmadan, incitmeden ve kimseden incinmeden yapmalıyız.

AKP'nin Açılımı Seçim Yatırımı mı!

Aynı zamanda bu açılımı Alevilerin Sünnileştirilmesi olarak da yorumlanmasını neye bağlıyorsunuz? Gerçekten böyle bir plan var olabilir mi?

“Alevilerin Sünnileştirilmesi” biçimindeki bir suçlama bir PKK projesi ve propagandasıdır. Alevilere geçmişten bahsederek, onların Türk ve Müslüman olduklarını söyleyenler için kullanılmasını istedikleri terim “Alevileri Sünnileştiriyor” suçlamasıdır. Bunları söyleyen, yazan, çizen PKK"dır. PKK"nın Alevi stratejilerini inceleyen herkes bunu bilir. Bunlara da bu işi, bu fikri öğretenler AB"nin temel projesinde rol almış “akıldane” ilim adamlarıdır.

Dolayısıyla Müslümanlık ile Alevilik arasında bir duvar örmek isteyen AB"nin temel fikri Türkiye"de yavaş yavaş uygulamaya girmiş gibi görünüyor. Bana göre Sayın Çamuroğlu"nun açıklamaları çok önemli.

Türkiye Cumhuriyeti"nin Başbakanının, Cumhuriyetin temel ilkeleri ve bulunduğu koltuğun gereği olarak her vatandaşa adil, eşit ve herkesi kucaklayan bir davranış göstermesi gerektirdiği için Başbakanın Muharrem orucunda iftara katılma kararını son derece olumlu ve değerli buluyorum. Fakat bunun dışındaki bazı şeyleri biraz seçim öncesi yatırım gibi görüyorum.

Biraz önce bahsettiğiniz dedelere maaş işi 2006 Ocak ayında da gündeme geldi. Türk basınında bu konu tartışıldı. Bu yanlış bir adımdır. Alevilik ile ilgili yapılacak ilk iş bu değildir.

“Cemevleri”ni 677 sayılı tarikatları yasaklayan kanun varken ibadet yeri olarak kabul etmek sosyolojik, kültürel ve hukuki olarak asla mümkün değildir. Çünkü bu kanunun birinci maddesinde tarikatların kapandığını bildirdikten sonra diyor ki, “kapanan bu yerlerin halen cami veya mescit olarak bulunan bölümleri usulü işlemleri yerine getirilmek üzere ipka edilir.”

Yani caminin açılması için gerekli işlemleri yaparlarsa bunlar cami olarak devam edebilir. Bu kanun sadece cami ve mescit terimini kabul eder. Bu kanun inkılap kanunudur. Anayasa"nın 174. maddesi ile koruma altındadır.

Bu korumayı anayasanın ilgili maddesini okumayanlar yanlış anlamaktadırlar. Bu kanun değiştirilemez zannetmektedirler. Böyle bir algılama var Türkiye"de: “Devrim kanunudur değişmez” diye algılanmaktadır.

677 sayılı kanun bugüne kadar beş kere değişmiş bir kanundur. Anayasanın 174. maddesi, bu maddede sayılan  inkılap kanunlarının anayasaya aykırılığı iddiası ile dava açılamaz diyor. Anayasa koyucuya göre bu inkılap kanunları 1982 Anayasasına açıkça aykırıdır, ama anayasayı koyan irade bu kanunlara ihtiyaç olduğu için bu kanunları korumak istemiş, anayasaya aykırılık davası açılmasının önüne engel koymuştur.

Türkiye"nin AB ile imzaladığı uluslararası sözleşmeler bu sözleşmelerin Türk anayasasından daha üstün bir yaptırım gücü oluşu dikkate alındığında, şu anda Anayasa Mahkemesine gitmeye gerek yok. AİHM kararıyla veya sözleşmeler gereği AİHM ile ilişkilendirildiğinde, İnkılap kanunlarının bir kısmı bu sözleşmelere aykırı olduğu için geçerli değildir, tezini işletmek mümkündür. Ancak ben bu kanaatte değilim. Bu kanunların Cumhuriyet"in temel değerlerinin korunması nedeniyle geçici bir süre için konduğu kanaatindeyim.

Daha önce Ecevit ile yaptığım görüşme sonrası tarikatları yasaklayan kanunun değiştirilmesini ilk isteyen kişinin Ecevit olduğunu defalarca yazdım. Şimdi işin çözümü şu anda devletin temel birimleri olan bürokraside, güvenlik ve istihbarat kurumları ile din kurumlarınca ele alınıp bu işin görüşülmesinden geçiyor.

Bu kurumların ciddi, tutarlı, temel bir görüş geliştirdikleri kanaatinde değilim. Çünkü ilahiyat fakültesi öğretim üyeleri arasında etkin kişilerin görüşlerine göre “mezhepler üstü bir yaklaşımla bakılırsa bir eğitim yapılırsa Alevi-Sünni sorunu çözülür”. Bu mezhepler üstü eğitim teorisi Avrupa"ya ait bir teoridir, Türkiye"nin gerçekleri ile ilgisi yoktur. Zaten ispatlanmamış, kuru bir teoriden ibarettir. Televizyonlarda anlatılınca kulaklara hoş gelen yanlış bir anlayıştır. Mezhepler üstü demek Alevilik ayrı mezhep, ülkemizdeki Sünnilik ayrı bir mezhep gibi bir anlayışa dayanır. Bu kökten yanlıştır. Böyle bir bakışla bunun çözümü mümkün değildir.

Şu anda siyasi ortam bunların halk önünde konuşulmasına, tartışılmasına müsait değildir. Bu nedenle devletin bürokratik mekanizmalarında bunların görüşülmesi ve geliştirilmesi projenin temel devlet projesi gibi parlamentoya getirilmesi lazımdı.

Herhangi bir partinin sadece kendisini destekleyen tarikatlardan birini öne çıkararak çözüm üretmesi doğru da değildir,  mümkün de değildir.

Ayrıca sosyo - psikolojik, kültürel, sosyo-politik ve siyasal vasat  bu işin meydanda, bilenlerle bilmeyenlerin reyting endişeleri altında konuşulmasına asla uygun değildir.

Röportaj: Meliha ÜÇEL
BAREM DERGİSİ - 4 Ocak 2008

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.