Alevi-Kızılbaş İsyanları

Türkiye’de Alevîliğin tarihinin iyi anlaşılması bu tarihin bir parçası olan 16. yüzyıldaki isyanların, belki daha doğru bir deyimle ayaklanmaların (kıyam) tarihiyle de sıkı sıkıya bağlantılıdır. Ne var ki Alevîliğin tarihiyle ilgili çoğu meselede olduğu gibi, bu isyanlar veya kıyamlar konusunda da birtakım yanlış kanaatler ve yersiz spekülasyonlar söz konusudur.

kizilbas-alevi

Bunları şöyle sıralamak mümkündür:

Bir defa, 16. yüzyılda meydana gelen ayaklanmaların tamamını Kızılbaş (Alevî) isyanı olarak nitelemek doğru değildir. Nitekim bunlarla ilgili Osmanlı kaynakları yakından incelendiğinde rahatlıkla anlaşılacağı üzere, bu isyanlar sadece ve sadece 16. yüzyıldaki Kızılbaş zümrelerin çıkardığı veya katıldığı hareketler olmayıp, Kızılbaş çevreleri kadar olmasa bile, Sünni kırsal kesimden de birtakım insanların bulunduğu görülmektedir. Ama şüphe yok ki ağırlıklı kesim Kızılbaş kesimi olduğu gibi, ayaklanma liderleri de bu kesimdendir.

İkinci olarak, bu isyanların Kızılbaşlığın Sünniliğe karşı koyuşu anlamında dinî veya ideolojik çatışmalar olmadığı, dolayısıyla Kızılbaş halk ile Sünni halkın mücadelesi mahiyetini taşımadığı, aksine, Osmanlı merkezî yönetimine karşı başkaldırı hareketleri olduğu açıkça görülmektedir. Kaynaklar ne Sünni köylerinin Kızılbaş köylerine, ne de Kızılbaş köylerinin Sünni köylerine saldırdıklarına dair hiçbir kayıt ihtiva etmezler.

Üçüncü bir husus, bu isyanlar, bazılarının Safevî tahriki ile çıkmasına karşılık, genelde böyle bir bağlantısı olmayan, doğrudan vuku bulan hareketlerdir. Nitekim Alevî isyanlarının tamamında Safevî parmağını aramanın yanlış olduğunu son on on beş yıldan beri yayımlanan araştırmalar göstermiştir. Nur Ali Halife ve Şah Veli isyanlarının doğrudan Safevî tahrikiyle çıkartıldığı açık olmakla beraber, bizzat Şah İsmail adına çıkartılan Şahkulu isyanının dahi böyle bir bağlantı içinde olmadığı görülmüştür. Ancak isyanlar doğrudan Safeviler tarafından tahrik ve organize edilmese bile, katılanların kendilerini Osmanlı baskısından kurtarmaya namzet gördükleri Safevilere büyük sempati duydukları da bir gerçektir. Çünkü içinde yaşadıkları devlete karşı ayaklananların o devletin rakibi başka bir devleti -hele aralarında inanç birliği de varsa- yanlarına almak istemeleri kadar tabii bir şey olmamalıdır.

Çoğunluğunu konar göçer Kızılbaş Türklerin oluşturduğu zümrelerin katıldığı bu isyanların en önemli karakteristik vasıfları, mehdici, başka bir deyişle ihtilalci mesiyanik hareketler oluşudur. Kızılbaşlığın ana inançlarından biri olan mehdi kavramı bu isyanlarda itici güç olarak büyük rol oynamıştır. Bu itibarla bunları, yine 16. yüzyılda vuku bulmakla beraber, mehdici olmayan öteki isyanlardan ayırmak gerekir.

1511’de Teke yöresindeki Şahkulu (veya Karabıyıkoğlu) isyanı, 1512’de Orta Anadolu’daki Nur Ali Halife, 1520’de yine bu yöredeki Bozoklu Celal (diğer adıyla Şah Veli) isyanı, 1526’da Bozok’taki Baba Zünnun ve nihayet 1526-27’de yine Orta Anadolu’daki Şah Kalender isyanı gibi Kızılbaş isyanlarının 16. yüzyılın yaklaşık ilk çeyreği civarında meydana gelmiş olmaları bir tesadüf değildir. Çünkü bu yıllar Osmanlı-Safevî mücadelesinin ilk yıllarını teşkil etmeleri hasebiyle Kızılbaşlık ideolojisinin en hararetli ve en hareketli olduğu bir dönemi oluşturur.

Bu isyanlar Safevî propagandasının eski zemin üzerine aşıladığı mehdici inanışı Osmanlı yönetimine karşı ideolojik bir araç olarak kullanmakla beraber, esas itibariyle dönemin sosyo-ekonomik rahatsızlıklarından kaynaklanan hareketlerdi. Büyük çoğunlukla vekayinâmeler ve kısmen arşiv belgelerinden oluşan resmî Osmanlı kaynaklarının sadece yüzeysel bir taraması bile bu hareketlerin özellikle 16. yüzyılın ilk yarısında, bir kısım köylü ve konar göçer çevrelerden oluşan kırsal kesim ile bir ölçüde de bazı timarlı sipahi gruplarının maruz kaldıkları toplumsal ve ekonomik sıkıntılarla, mahalli yöneticilerin baskı ve idaresizlikleriyle ilişkili bulunduğunu göstermeye yeterlidir.

Zaman zaman merkezden uygulanan yanlış tımar tevzii politikası, Orta Anadolu gibi zaten kısıtlı bir gelire sahip topraklardaki sipahileri mağdur ediyordu. Kaynakların bizzat Şah İsmail adına hareket ettiklerini yazdıkları Şahkulu ve Nur Ali isyanlarının, Bozoklu Celal (Şah Veli) kıyamının ve bunlardan daha geniş çaplı Şah Kalender hadisesinin temelinde bu çarpıklıkların yattığını görebiliyoruz.

Özellikle 15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Fatih Sultan Mehmed’le başlayan Osmanlı yönetimindeki hızlı merkezîleşme politikası, o zamana kadar, yaşadıkları ser-azad hayata alışmış, bir yerde devamlı oturmayan, yani toprağa bağlı bulunmayan ve vergi kavramını, disiplinli bir yerleşik hayat tarzını tanımayan konar göçer kesimleri çok rahatsız etmişti. Osmanlı merkezî yönetiminin bu kesimleri yerleşikliğe zorlayarak vergi tahsili yoluna gitmesi, bu iş için görevlendirilen kısmen devşirme kökenli bürokratların tavizsiz ve müsamahasız tutumları onları Osmanlı iktidarına karşı kışkırtmağa kâfi geliyordu. Devletten çok kendi çıkarlarını garanti altına almayı amaç edinen bu yöneticilerin çoğunun bu zümrelerin hayat tarzlarını, âdet ve geleneklerini, özellikle de inançlarını aşağıladıklarını ayrıca biliyoruz.

Alevîliğin tarihi açısından bu isyanların önemi, katılanların çok kuvvetle bağlandıkları ihtilalci mehdici ideolojiden kaynaklanmaktadır. Yöneticiler kendilerini sâhib-i zaman ve mehdî-i devran olarak nitelemekte ve amaçlarının “Yezid’in mülkü”nü ele geçirmek, yani Osmanlı saltanatını ortadan kaldırmak olduğunu propaganda etmekteydiler. Bunlar sıradan kimseler olmayıp Şah Veli, Şah Kalender gibi hem aşiret reisi, hem de dinî önder idiler. Zaten bu kalabalık kitleleri peşlerine takabilmeleri başka türlü zordur.

Sünni İslam’dan çok Şiî İslam anlayışına uyan bu inancın, buna bakarak, yalnızca Safevî propagandasıyla Kızılbaş zümrelerine aşılandığını söylemek yanlış olur. Bu inanç her ne kadar sıkı bir şekilde Safevî Şiîliği’yle bağlantılı ise de, bu tür ihtilalci hareketlerin Türk zümrelerine yabancı olmadığını, daha 8. ve 9. yüzyıllarda Abbasiler zamanında Horasan ve Mâverâünnehir bölgelerinde çıkan mehdici isyanları tanıdıklarını biliyoruz. Dolayısıyla Şah İsmail’in yaptığı, Kızılbaş zümrelere yabancı olmayan bu ideolojiyi mâhirane bir propaganda ve yepyeni bir muhteva ile canlandırmak olmuştur. Nitekim Divan’ında son derece etkili lirik bir üslupla kendini mehdi olarak takdim eder.

Yaradan be-kudret gök ilen yeri
Melâyik hem Âdem deyu ilen peri
Erenler güzini cihan serveri
Nebîler içinde O’dur meh-teri
Ali’dür Ali’dür Ali’dür Ali

***
Allah Allah deyin gaziler din-i Şah menem
Karşu gelün secde kılın gaziler din-i Şah menem

Hatâyî’em al atluyam sözü şekerden datluyam
Murtazâ Ali zatluyam gaziler din-i Şah menem

***
Yakın bil kim Hudâyî’dür Hâtâyî
Muhammed Mustafâyî’dür Hatâyı
Safî nesli Cüneyd-i Haydar oğlu
Ali Murtazâyî’dür Hatâyî

Türk Sufiliğine Bakışlar, Ahmet Yaşar Ocak, İLETİŞİM YAYINLARI
(ss. 283-287)

  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM
Alevi Haber Web Sitesi
masöz istanbul iddaa siteleri bahis siteleri güvenilir casino siteleri masöz istanbul film izle canl? iddaa