Koçgiri Aşireti Sırrı Arayanlar

Koçgiri Aşireti Sırrı Arayanlar

04/03/2017 0 Yazar:

Hikâyeler vardır anlatılmamış; yüreklere gömülmüş, toprağa saklanmış veya suların akıntısına bırakılmış. Olaylar vardır yarım yamalak aktarılmış, acı ve sevda öyküleri olarak kalmış. Gerçek yönü çocuklardan, gençlerden gizlenmiş bir tarih. Koçgiri aşiretine ilişkin olan tarih tam da böyledir. Sivas’ın İmranlı ve Zara ilçeleri arasındaki köylerde, saklı kalmış bir kültür hazinesinin labirentlerinde dolaşırken aklımda bunlar vardı.

Söz konusu olan geniş bir coğrafya, büyük bir aşiret. Göçlerle başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin pek çok şehrine yayılmış, adı gibi kökenine ilişkin muamma ve tartışmaların halen devam ettiği bir topluluk.

Nitekim İmranlı’da tanıştığımız Ercan Yılmaz daha baştan bizi uyardı: “Sakın her yerde Koçgiri deyip durma; bazen tepkiyle karşılaşabilirsin. Bir keresinde, aşiret mensubu bir araştırmacı Koçgiri kimliğine ısrarla vurgu yaparken, kendini Türk sayan aşiret mensubu bazı köylüler tarafından tartaklanmıştı.”
İmranlı, Kılıçlar köyünden Gülbahar Aktaş ise genel anlayışı şöyle özetledi: “Aleviyim, hem Kürt hem Türk’üm. Daha önemlisi insanım. Oğlum cezaevine düşünce yedi yıl yastıkta yatmadım; hep ardı sıra sürüklendim durdum…” Oğlu yazar Ercan Aktaş ise, annesinin “Ovacık tarafından gelen ve (asimilasyon yoluyla) Türkleşmiş bir kabileden olduğunu” belirtiyor.

Oysa 16. yüzyıldan itibaren kayıtlara geçen bir aşiret Koçgiri. Muş, Diyarbakır, Urfa, Bitlis, Elazığ ve Dersim yöresine; Yavuz Sultan ile Şah İsmail mücadelesi sırasında Kızılbaşlara yapılan zulüm nedeniyle Sivas’ın Zara (eski adıyla Koçgiri/Çit-Maciran yöresi), İmranlı, Karacaviran, Bulucan, Beypınarı nahiyelerine; Zara ile Divriği arasında kalan bölgeye ve Erzincan’a bağlı Refahiye, Karcaniş, Kuruçay, Kemah köylerine ve nihayet Sivas’ın Suşehri ilçesi hudutları içinde kalan köyler de dahil yaklaşık 300 köye yerleşmişler. 1919-1921 yılları arasında Koçgiri adıyla bilinen isyan döneminde de toplam 300 köy ve 30 bin hane ve 12 büyük kabileden oluşuyordu. Kızılkaleli dede Veli Gülsoy, bu kabileleri şöyle sıralıyor: “Balan, Cafikan, İban, İbikan, Sefikan, Saran, Gerniyan, Pewrûzan, Laçinan, Riçikan, Zerikiyan, Pilvankan, Qalxanciyan, Pezgewran. Bunlardan Pewrûzan, Cafikan, Gerniyan ve Sefikan.” Dediğine göre, kabile kollarından bazıları iç çatışma, siyaset veya ekonomik nedenlerle Sarız ve Develi (Kayseri) ilçe köylerine göç etmişler.

Koçgiri İban kabilesinden Ali Şenkaya, sosyolog Mamo Baran’a aşiret tarihçesini şöyle özetlemiş: “En büyük dedemize Qoç Ağa, aşiretine de Qoçoğulları deniyormuş. Aşiret, Palu’nun (Karakoçan da olabilir) Erthan köyünden göç ediyor. Bir kısmı Erzurum-Aşkale’ye, diğeri Rize’ye, üçüncüsü de Erzincan Refahiye’ye gidiyor. Rize’ye göçenler asimile oluyorlar. Refahiye kolu ise daha sonra İmranlı’nın Kızıltepe köyüne gelip yerleşiyor. Aşiret nüfusu büyüdükçe arada anlaşmazlık çıkıyor ve ayrılanlar çevre köylere dağılıyorlar.”Koçgiri bey ve ağalarının (Alişan Bey, Haydar Bey gibi) bir zamanlar Sünni olmaları, sosyolojik bakımdan anlaşılır bir durumdur. Fakat bu, topluluğun soyağacını ve inancını bağlamıyor. Koçgiri beylerinin (dönemin nahiye müdürleri) Sünni oldukları varsayılsa bile, onların sonradan “Baba Mansur dedelerince Alevileştirildikleri” bilinir, söylenir. Gerek Koçgiri gerekse ondan olmayan birçok aşiret oymağının, köyünün zaman içinde Sünni mezhebindeyken Aleviliği benimsediğine veya Kızılbaşlıktan Sünniliğe geçtiğine dair çok sayıda anlatım ve kanıt var.

Koçgiri aşiretinin toplumsal hiyerarşisinin en tepesinde inanç bakımından “ocak”, toplumsal yanıyla “aşiret” bulunur. Hemen altında “qebile” (kabile) yer alır. Onun bir altı “bere”dir (oymak). “Xane” (hane veya boy) ve nihayet “mal” (büyük aile) son kademeyi oluşturur. Koçgiri kelimesinin Kürtçe yazılışı (Koçgîrî) olmalıdır; “sürekli göçenler, konargöçer topluluklar/aşiretler” anlamında kullanılmıştır. Aşiretin bilinen ilk atasının isminin Qoç olduğu söylenir. Aşiret, adını, Qoç adındaki bu atasından da almış olabilir.

Koçgirilerin çoğunda Alevi inancı birinci kimlik yerine geçiyor. Kürt veya Türk olmak ikinci derecede kalıyor. Ana hatlarıyla belirtirsek; Alevi toplumundaki İslam algısı, Sünnilikten tamamen farklı bir şekilde yorumlanır. Tanrı algısı da öyledir. Alevi inancında Allah en yukarıda yer alır. İkinci makamda Hz. Muhammed bulunur. Ondan sonra Kur’an gelir ama bu kutsal kitabın 6 bin 666 ayetine ayrıca 412 ayet eklenir. Hz. Ali hem yüce bir makamdadır hem de Natık (konuşan) Kur’an mertebesindedir. Bunu 12 İmam (Ehlibeyt) izler. İslam şeriatının yerine, 4 Kapı 40 Makam esas alınarak yol izlenir. Bunların açıklanması ve uygulanması da seyit, pir, rehber, dede/baba ve ocak/dergâh ve talip aracılığıyla olur. Pirlerin piri yahut mürşit mertebesindekilerin bulundukları ocaklar, Alevilerin nazarında Kâbe kadar değerli ve kutsaldır. Bu nedenle olsa gerek, Mekke yerine ocakları ziyaret ederler.

Alevilerin, Hak-Muhammed-Ali’den sonra çağırdığı ve yakardığı; zorda kaldığında medet umduğu kutsal şahsiyet Hızır’dır. İnanca göre; çağrıldığı anda ve yerde hazır olabilen, insanoğlunun imdadına yetişebilen ölümsüz bir güç veya üstün melektir Hızır. Koçgirilerin Hızır’a yakarışı şu şekildedir: “Ya Xizirê hespê boz! Tu pêşda feqir fikareyan re, gevîkîda ji me re yardım bîke (Ya boz atlı Hızır! Önce fakir fukaraya, daha sonra bize yardım et).”

Koçgiriler, yılda bir kez, ocak ayında üç günlük Hızır orucu tutarlar. Aşiret mensubu yazar Dursun Evren, kitabında, bu konuyu şöyle aktarıyor: “Hızır orucu, neredeyse Muharrem orucundan daha öncelikli ve önemli sayılır. Esasında yedi gün olan Hızır orucunun son üç günü şubat ayının ikinci haftasının salı, çarşamba ve perşembe günleri tutulur. Yedi gün tutanlar beş hafta önceden başlayıp sadece perşembe günleri tutarlar. Böylece dört hafta içinde toplam dört günlük orucun hemen ardından üç gün üst üste tutulmak suretiyle yedi gün tamamlanır. Cuma günü herkes gücüne göre hamurişi lokmalar yapıp dağıtır veya kurban kesebilir. Bazı köylerde cem yapılır. Perşembe akşamı ‘kalık’ ya da ‘deve’ adı verilen eğlence düzenlenir. Bir genç, saç sakal takar ve eline sazı alır; böylece temsilen Hızır rolünü oynar. İki genç ise deve gibi olurlar. Bir de yüzü kömürle boyalı Arap tipi canlandırılır. Yardımcı diğer gençlerle birlikte sazlı, sözlü şekilde evler dolaşılır. Gelin rolünü üstlenen genç, aniden içeri dalıp yaşlıların ellerini öper. Hızır rolündeki bazen evlerde kısa süreli saz çalar, soru sorar. Verilen armağanlar, topluca ayrı bir evde yenilir.

Hızır’ın kime uğrayacağı önemli bir beklentidir Koçgiri’de. Hızır’ın uğraması, o ev için bolluk bereket demektir. Bekâr kız ve erkekler orucun son günü asla su içmezler; rüyalarında hangi eve su taşırlarsa o evdeki gençle evlenileceğine inanılır.”

Veli Şahin, Kangal, Mescit köyü yakınlarında Gavurharabe denilen yerde “Kambur Hızır” diye ermiş bir kişiden söz etti. Kamburuyla mağaramsı kayaya sırtını dayayınca, kaya kamburun şeklini alıvermiş. Bu ulu şahsiyetten medet umup dilek dileyenler varmış.

“Cogi Baba ermiş, herkese muradını vermiş” sözüyle anılan hikâyenin kahramanı ise Yünören köyü dolayında adına her yıl şenlik düzenlenen, Hızır’dan sonra en fazla yüceltilen zat. Ona ilişkin bilinen rivayet şöyledir: Cogi Baba, 1400 çadırlık insanıyla Timur akınlarının önünden kaçarak Muş üzerinden Diyarbakır, Elazığ, Dersim yörelerinde konar-göçer bir hayat yaşar. Banaz üzerinden gelirken Pir Sultan Abdal ile tanışır. Onun idamından sonra yeniden yollara düşer. Küçük torunu Zeydi, İmranlı’ya bağlı bugünkü köye, Koçgiri aşiretinin yanına gelerek, “Etimi, kemiğimi size sattım” demek suretiyle yurt ister.

Koçgiriler, onun aslını neslini sorarlar. Şöyle yanıtlar: “Biz Horasan’dan göç eylemiş Cogi Kürt oymağındanız. Atam, dedem, babam Cogi diye bilinir.” Koçgiriler, kendisini bağrına basarlar: “Madem atan deden Cogi’dir. Senin adın da Cogi olsun. Şuradaki gözenin başı senin olsun. Bundan böyle sen de bir Koçgiri’sin artık.”

Cogi Baba muhtaçlara koşan, mazlumun yanında olan bir zat imiş. Dar zamanlarında, köylülerin umut ışığı olmuş, 1614 yılında hayata gözlerini yumarken, vasiyet babından birkaç söz söylemiş: “Bedenimle aranızdan gidiyorum. Fakat ruhumu ve umudumu avuçlarınıza bırakıyorum. Beni pınarın başına gömün ki, oradan akan sular hep direngenliğin, direnişin ve umudun simgesi olsun.”

Vasiyeti üzerine türbesi gözenin başındadır. Şimdi o türbede Koçgiri aşireti ve diğer komşu aşiret köylerinden her yıl onu ziyarete gelip adak adayan, dilek dileyen on binlerce insana rastlamak mümkün.

Bu yılki şenlik afişlerinde yazılan Kürtçe dilek ve yakarış, hem Cogi Baba’ya saygının hem de onun Hızır’dan sonra neredeyse ikinci derecede ulu kişi görüldüğünün bir ifadesidir: “Ey Yurda giden yolun öncü süvarisi/ Kelek ve gemilerde dolaşan Ey Hızır/ Ey kimsesizlerin ve sahipsizlerin sahip çıkanı/ Ey yerin ve göğün meleği/ Ey sabah seherinin meleği/ Ey sarı ay/ Ey Cogi Baba!”

Koçgiri’de başka şenlik, kutlama ve anmalar da söz konusu. 4 Ocak’ta “Gağand” (gaxand) Bayramı kutlanır. O gün dikiş dikmek, örgü örmek, su dökmek veya kaynatmak kesinlikle yasaktır. Özellikle çocuklar evleri dolaşarak bahşiş veya ikram isterler. Varsa, çeşitli malzemelerin karışımından çörek (gömbe/kömbe) yapılır. Çöreğin içine “akıl, bereket ve kısmet” diye işaretlenmiş küçük odun parçaları konulur. Dağıtılan çörekte işaretli hangi odun parçası kime çıkmışsa, dilenen o şeyden nasibini alacağına inanılır. Ayrıca buğday haşlanarak hedik yapılıp dağıtılır. Bayram, perşembe gününe denk düşmüşse cem düzenlenir. Gağand zamanı oruç tutanlar da olabiliyor. Bu münasebetle hikâye ve masallar anlatılır.

Buna benzer bir kutlama, heftemal (yedi aile anlamına geliyor) münasebetiyle gerçekleşiyor. Küçük heftemal 20 Mart, büyük olanı ise 30 Mart’ta kutlanır. “Sela Ezman”ın (gök kubbenin) yere inerek bolluk ve bereket getireceğine, baharla birlikte tüm canlıların dirileceğine inanılır. Bu münasebetle şeker-tatlı ikram edilir. Yukarıdaki tarihlerden bir gün önce toprak damın bacasının dibine “devlet, himmet, kısmet” diye işaretlenen taşlar dizilir. Ertesi sabah hangi taşın altında böcek veya ot bulunmuşsa, hayırlı gelişmenin o yönde olacağı varsayılır. Büyük heftemal zamanı daha önce ölüleri olan evler mezar ziyaretine gider, dua okur ve yemek verirler.

Koçgiri’de Erice Bayramı ise her yıl 5 Mayıs’ta kutlanır. Kimse çalışmaz; herkes en güzel kıyafetini giyer. Kutsal sayılan su kaynağı, ağaç ve sır, keramet sahibi ermişlerin mezarları ziyaret edilir. Kürtçe dua edilir, “hayır, bereket ve huzur” dilenir. Yenilip içilir, doğada gezintiler yapılır ve oyunlar oynanır. Farklı bir şenlik, 21-25 Haziran tarihleri arasında gündönümü (rovegeriya) münasebetiyle yapılır.

Koçgiri ve çevredeki yerleşim alanları adeta ziyaret cennetidir. Her ziyaretin ayrı efsanesi, hikâyesi ve önemi vardır. Taş yığın, çevresi taşlarla örülmüş mezar, türbe, ağaç, su, taş, göl, dağ şeklindeki ziyaretlerdir bunlar. Çoğu ermiş ve ulu kişilerin, bir kısmı da dede ve pirlerin adını taşır. Bu aynı zamanda Koçgirilerin yer ve gök cisimlerinden ay, güneş, yıldız, ateş, dağ, tepe, dere, ağaç gibi doğa varlıklarına ne kadar saygı duyduğunun bir ifadesidir. Örneğin Balıklı Göl bir suyu, Beydağı yüce bir tepeyi, Torba Baba yuvarlak bir taşı, Bakırtepe ziyareti ise su gözesi ve çam ağacını kutsamanın simgesidir. Kutlu Özen’in “Sivas Efsaneleri”nden bu ziyaretlerden bazıları isim ve bulundukları köylere göre tasnif edilmiştir.

Sır Kapısı
Alevilikte “dört canın bir gömleğe girmesi” olarak tanımlanan musahiplik, erişilmek istenen sınıfsız, ayırımsız, sınırsız toplum hayalinin karı-koca iki ailenin nezdinde yaşanması anlamına gelir. Sır, Alevi inancında önemli bir şarttır. Erişilmesi gereken kırk kapının son kapısıdır. Buna “sırrı hakikat” denilir. Ancak bu sır (gizlilik) kavramını, her Alevi kümesi ve piri, kendince yorumlayıp açıklar. Dolayısıyla “sır nedir” diye sorulduğunda, “Sır anlatılırsa sırlıktan çıkar” veya “Sır sırdır, kimse bilemez” yanıtları verilebilir. Alevi inanç önderleri, “sır etme” yani bir talibin kendisine itiraf ettiği günah ve kötü sayılan davranışlarını, kimseye açıklamazlar.

İstanbul Gazi Mahallesi’ndeki cemevini yöneten dede Veli Gülsoy’un yorumuna bakalım: “Sırrı hakikat, tarikattan farklı değildir. Sırrı hakikat kuralı şudur: Elinle koymadığını alma, kulağınla duymadığını ve gözünle görmediğini söyleme, gördüğünü de örtbas et yani pisliği/kötülüğü ifşa etme, üstüne bir avuç toprak atarak kapat.” Kızılkale köyünden Mehmet Ali Doğan’ın sosyolog Mamo Baran’a aktardıkları ilginçtir: “Alevilikte sırrı hakikat”e girmek şarttır. Fakat mürşidi kâmiller taliplerini, İmam Cafer-i Sadık’ın buyruğunda işaret ettiği Rıza Şehri’ne (ideal Erdem Diyarı, Farabi’deki Fazilet Şehri gibi) girecek ve oranın kurallarına göre yaşayacak ölçüde eğitmediler. Dolayısıyla sırrı hakikate hiç girilmemiştir.”

Koçgiri mensupları, bazı küçük ayrıntıların dışında yukarıda aktarılan Alevi inanç kurallarını benimseyip yolu izlerler. Koçgiriler aşiretin dışında bağlı bulundukları pir, dede ve ocaklara göre kendi aralarında ayrışırlar. 1919-1921 isyanının bastırılmasından sonra, Koçgiri aşiret reislerinin önemi azaldı; toplumsal ve siyasal denge pir ve dedeler lehine değişti. Pirler birinci derecede otorite, toplum önderleri konumuna yükseldiler.
Koçgiri pirleri, genel olarak Dersim kökenlidirler: Sivas il sınırlarında yaşayan Koçgirilerin büyük bölümü Bamasoran (Baba Mansur Ocağı) pirlerine; Kurmeşan ile Çarekan aşireti, genellikle Ağuçan pirlerine, Canbegan aşiretinin İmam Rıza’lı pirlere, Ginniyan aşiretinin bir kısmı Kureşan, diğeri de Bamasoran pirlerine bağlıdırlar. Koçgiri pirleri izledikleri inanç yolu açısından “tarikatçı” ve “hakikatçı” olmak üzere ikiye ayrılırlar.

Koçgiri yöresi sadece bu aşiretin adını taşıyan aşiretlerin iskân bölgesi değil, Kurmeşan, Çarekan, Canbegan ve Şadiyan kabilelerinin yanı sıra Ginnîyan, Drejan, Parçıkan ve Atma aşiretlerinin ikamet ettiği bölgeyi de içine alan geniş coğrafi bir alandır. Koçgiri’nin sınırları Dersim’den itibaren Kemah, Kuruçay, Refahiye, Suşehri, Zara (eski özgün adı Koçgiri), Divriği, Kangal, İmranlı (Çît-Acısu-Maciran yöreleri dahil) ve Koçhisar (Hafik) olup çoğunlukla Kurmanci Kürtlerinden meydana gelir. Bir kısmı ise Zaza, Türkmen’dir. Muhacirlar ise “93 Harbi” diye bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ve Birinci Cihan Harbi sırasında Kars-Erzurum yöresinden buralara gelen / getirilen göçmenlerdir. Kürt aşiretlerin bulunduğu mıntıka Kızılırmak Nehri’ne kadar uzanır. Kızılırmak’ın Sivas-Malatya karayolunun kavşak noktası sayılan Tecer Dağları’na ve oradan Deliktaş, Mamaş, Kangal, Hekimhan ve Malatya merkezine yakınlaşan yörenin doğu ve kuzey dolaylarının yanı sıra Sivas’ta Koçgirilerin meskûn bulunduğu coğrafya sayılabilir.

Koçgiri toprakları, Doğu ile İç Anadolu bölgelerini birbirine bağlar; sosyo-politik açıdan ise Türk ve Kürt yerleşim yerleri arasında bir köprü gibidir. Ortalama rakımı 1200 metredir; kara iklimi hüküm sürer. Yazları bazen 35 dereceyi bulabilen sıcaklık, kışları ara sıra sıfırın altında 35 dereceye kadar düşebilir. Yağış mevsimi ilkbahardır. Kar yağışları genellikle tipi-boran biçiminde olur. Kar dört ay yerde kalır; yüksek zirvelerden ise hiç eksik olmaz.

Koçgiri kültürü tüm coğrafyaya özel bir renk katar. Ama bu kültürü yaşamak, zenginliğini kavramak için bu topluluğun içine girmek gerekiyor. İmranlı, Ortaköy’de “mezar kaldırma merasimi”nde karşılaştığımız İstanbul Bostancı’da oturan Koçgiri bir makine mühendisi, “Şehirlerde töre, gelenek, erkân kalmamış. Sırf bunları yerinde görüp yaşamak için buralara kadar geliyorum” dedi.

Mezar kaldırma töreni, cenaze töreninin devamı niteliğinde. Tören, genelde haziran ayı başından ortasına kadar sürer ve yörede buna “mezar ayları” denilir. Alevi inancına göre; ölü gömme tarihinden itibaren altı ay, bir yıl boyunca mezarın taşları yapılmaz. Bu süre zarfında ölü evi (gücüne göre) haftada, on beş günde veya ayda bir sürekli ölmüş kişi adına bir şeyler ikram eder. Adaklar adar. Muhtemelen çok eski zamanlardan kalma bir âdet olup, Tanrıyı razı etmeye yönelik bir sunu geleneğinden kaynaklanmaktadır. Müddet tamamlanınca, o mezarın sandukası, çevresi ve mezar taşı mermerden veya yontma taşla yapılır. Tamamlanınca, mezar gömme merasimi gerçekleştirilir. İlgi çeken bir başka şey, Koçgiri ve çevre Alevi köylerindeki mezarların son derece güzel taş ve mermerlerden yapılmış olması; çiçeklerle süslenmesidir. Mezarın niçin bir yıl sonra yapıldığına dair çeşitli rivayet ve anlatımlar dinledim. Karacaören köyünde cemevi yerine geçen binada ise, 1962 ve 1971 yılında yapılan iki mezar kaldırma törenine ilişkin fotoğraflar gördüm.

Törene çevre köyler ve tanıdıklar davet edilir; tören sırasında ağıt yakılır. Topluca mezara gidilir; kadın-erkek ziyaretçiler mezar taşları ve kenarlarını öperler. Kadınlar mezar başında ayakta veya oturarak, Kürtçe ağıtlar eşliğinde ağlaşırlar. Hoca Alevi duasıyla salavat getirip Kur’an okur. Fatiha ile merasim bitirilip ölü evinde yemek yenir.

İmranlı’ya bağlı Kızıldağ eteğinde ve Kayın Gediği denilen boğazın üstündeki Ortaköy’de bu törene tanık olduk. Kadınların son derece güzel ağıt yakması beni çok etkiledi. Öyle ki, Koçgiri toplumunun en belirgin özelliği “ağıt yakma”dır dense yeridir. Güzel ağıtlarıyla (kılamen şinê) ünlü köylerden biri Zara-Becekli, diğeri ise İmranlı Arık köyüdür denebilir. Ayrıca törende Kuran okuma biçimi, Sünni cemaatlerinkinden tümüyle farklıydı. Neredeyse bir ağıt, destan ve yanık türkü tarzında okunuyordu Kur’an. Başka yerlerde de buna rastladık.

Merasim ve âdetler bunlarla sınırlı değil. Kısırlık, gebelik ve doğuma ilişkin farklı gelenekler, inanışlar hâlâ sürüyor: Kirpiği yukarı dönük hamile sanılırdı. Hamilelik sırasında kadının kalçaları düz ve karnı çıkıksa kız, tersi durumda ise oğlan doğuracağına inanılırdı. Hamile bir kadın Koçgiri şivesinde “Bı Çille” (Kırk Melekli) diye adlandırılır. Doğumu zor olan kadın için “ya topallı kırk melek sen merhamete gelesin!” diye yakarışta bulunulur. Doğumdan itibaren Koçgiri Kürtçesinde “Elk” (Al karısı), anne ve bebeğe zarar vermesin diye üç gün boyunca başında nöbetleşe beklenir; kadınlar arası oyunlar oynanır, şarkılar söylenir. İlginç olan annenin yattığı yer üç gün, çocuğun beşiği ise kırk gün bir sicimle çembere alınır. Kırkı çıkmadan dışarı çıkarılan çocuğun gelişmeyeceğine, eşiği geçerse cin ve perilerce çarpılacağına inanılır. Doğum yapan kadınlar birbirleriyle karşılaşmamaya dikkat ederler. Tesadüf veya kaza eseri karşılaşırlarsa, birbirleriyle düğme veya iğne değiş tokuşu yaparlar ki bebeklerine zarar gelmesin. Kısır kadınlar, çoğunlukla dede veya bir ocağa gidip ziyaret ederler. Dedenin bulunduğu köyde yaşlı bir kadın, kısır olanın boynuna bir at gemi (veya yuları) takar, ev ev dolaştırır. Gittiği her haneden nal veya eski çivi gibi demir parçaları toplanır. Kısır kadın topladıklarını kocasına teslim eder. O da nalbant veya demirciye götürüp malzemeleri eritip bilezik yapar. Bilezik kadına takıldıktan sonra hamile kalacağına inanılır. Ayrıca ziyaret ve ocaklara gidilerek dilek dilenir, adak adanır.

Koçgiri’de hemen herkesin en az üç ismi vardır: Birisi çağrı, diğeri kimlikte kayıtlı, üçüncüsü ise lakap veya unvan yerine geçer. Çağırmak için kullanılan isim çoğunlukta Kürtçedir; resmi isim Türkçedir.

Koçgiri yöresinde pepûk (baykuş), hopal (yusufçuk), Şahmaran, Alık ile Fatık, Tahir ile Mevzire gibi yerel masallar yaygındır. Ancak Kürt toplumunda geçerli olan masallardan biraz daha farklı anlatılır. İsyan ve katliamı anlatan Koçgiri Destanı ise en yaygın ve ünlü olanı.

Hâsılı kelam; Koçgiri coğrafyasında hakikat sırrına ulaşabildik mi bilmem ama kendimce, yarım kalmış hikâyenin bir kısmını daha tamamlamış olmanın huzuru içinde döndüm Koçgiri’den.

ATLAS AĞUSTOS 2013/SAYI:245
Yazı: Faik Bulut / Fotoğraf: Umut Kaçar