1. HABERLER

  2. MAKALE

  3. Aleviler Türk mü Kürt mü?
Aleviler Türk mü Kürt mü?

Aleviler Türk mü Kürt mü?

Aleviler Türk mü Kürt mü?Hüseyin DEMİRTAŞAlevilerin etnik kökeni konusu Aleviler dâhil herkesin zihnini meşgul etmeye devam...

A+A-

Aleviler Türk mü Kürt mü?Aleviler Türk mü Kürt mü?

Hüseyin DEMİRTAŞ

Alevilerin etnik kökeni konusu Aleviler dâhil herkesin zihnini meşgul etmeye devam ediyor. Kimileri Aleviliği sadece Türklere has bir inanç biçimi olarak görürken, kimileri de Kürtlüğe indirgemek istiyor. Her ne kadar son yıllarda daha çok konuşulsa da Aleviliği etnik bir kimliğe indirgemek girişimleri yeni sayılmaz.

Bu doğrultudaki çalışmaları 1908’e, hatta daha öncesine II. Abdülhamit dönemine kadar götürmek mümkün. Özellikle bu tarihte iktidara gelen İttihat ve Terakki Fırkası (İTF), Alevileri Türk olarak görme ve gösterme çalışmalarının ilk mimarı olarak sayılabilir. Devletin ayakta tutulması için başlatılan Osmanlıcılık ve İslamcılık politikalarının iflas ettiği bir dönemde bir darbeyle iktidarı ele geçiren ve devletin yeni politikasını Türkçülük olarak belirleyen İttihatçılar baktılar ki, Anadolu’yu hiç tanımıyorlar. O nedenle İTF Genel Merkezi Anadolu’daki etnik ve dini toplulukların araştırılması için bir çalışma başlattı. Esat Uras Ermenileri, Arnavut kökenli İsmail Naci Pelister (Habil Âdem) Kürtleri ve Dağıstanlı bir Çerkez olan Baha Said ise Alevi-Bektaşileri incelemek üzere görevlendirildi. Baha Said hemen alana çıkarak araştırmalarına başladı ve daha sonra edinilen verileri “Türkiye'de Alevî, Bektaşî, Ahî ve Nusayrî Zümreleri” isimli bir kitapta toplayarak yayınladı.

Yıkılmaya yüz tutan Osmanlı’nın son döneminde Hıristiyan misyonerler yaptıkları bazı yayınlarda Anadolu’daki Alevi zümrelerini Türk ve Müslüman saymazken, bunları daha çok devlet baskısıyla görünüşte Müslümanlaşmış Rum, Ermeni ve Anadolu’nun eski yerli halklarının kalıntıları olarak gösteriyorlardı.  Baha Said’in çalışmasının asıl amacı da bunun tersini kanıtlamaktı. Nitekim kendince kanıtladı da… Ondan sonra Alevi-Bektaşiler üzerinde çalışan hemen hemen bütün araştırmacılar da Said’in izinden gitti ve bugün Alevi dünyası bundan 100 yıl önce yolu açılan bu milliyetçi-Türkçü bilgi kirlenmesinin yarattığı sorunlarla baş etmeye çalışıyor. Dünün Batı dünyasını ikna etmek için ortaya atılan Alevilerin özbeöz Türklüğü tezi bugün Alevilerin birlik ve bütünlüğünü bozmak, içlerinde ayrışma yaratmak için hovardaca kullanılıyor.

Baha Said’in açtığı yolda ilerleyen Alevi olan veya olmayan araştırmacılar ve politikacılar var güçleriyle hala Aleviliği Türklerin İslam yorumu olarak görüyor. Hacı Bektaş Veli’yi, Yunus’u, Abdalan-ı Rum, Bacıyan-ı Rum, Gaziyan-ı Rum gibi şahıs ve toplulukları Anadolu’yu Türkleştiren ve İslamlaştıran, Türk dilini bilinçli bir şekilde koruyan ve günümüze taşıyan ön Türk milliyetçileri olarak değerlendiriyorlar. Bununla kalsalar iyi… Başta Cemal Şener ve Rıza Zelyut gibi Alevi yazarlarsa, Aleviliğin sadece Türklere mahsus bir inanç olduğu vurgusunu yaparak, Aleviler içinde önemli bir yekün teşkil eden Kürtleri adeta dışlayarak, onların aslında zamanla Kürtleşmiş Türkmenler olduğunu iddia ediyorlar. Doğal olarak bu tez devletin ve resmi ideolojinin Kürt kökenli Alevileri Kürtlerden, Kürt siyasal yapılanmalarından uzak tutma politikasıyla da çakıştığından, Aleviler içinde büyük bir gerilim ve kırılma yaratıyor. Bu tez nalıncı keseri gibi iki yana da çalışıyor. Hem Alevi Kürtlerle, Sünni ve laik Kürtlerin arasına bir set çekiyor hem de Türkmen Alevileri sisteme kazanmaya ve aralarında milliyetçi-devletçi görüşlerin daha da yayılmasına hizmet ediyor. Ama sonuçta kazanan topyekûn Aleviler olmuyor, aksine karşılığında bir şey almadıkları halde sistemle bütünleştikleri, onun tezlerini sorgulamadan kabul ettikleri için hep kaybeden oluyorlar.

Neden kaybeden oluyorlar?

ALEVİLİK ETNİK KİMLİKLE AÇIKLANABİLİR Mİ?

Bir kere her şeyden önce Alevilerin etnik temelde bir bölümlemeye tabi tutulması baştan sakat bir anlayış ve zaten öğretinin özüyle çelişiyor. Bu tezleri ortaya atanlar ve bunlara inanarak hareket edenler bilmeli ki, Alevilik herhangi bir etnik kimlikle açıklanamaz. Aleviliği tek başına Türklere, Kürtlere veya bir başka etnik topluluğa aitmiş gibi göstermek anlamsız ve saçmadır. Aleviliğin kökü, temeli ve üzerinde yükseldiği bina insandır. Alevilerin Büyük Sırrı kitabının yazarı Ünsal Öztürk’ün deyimiyle, “insan, insan olduğunun farkına vardığında etnik kimlik diye bir şey yoktu.” Kaldı ki insanları soy, sop, konuştuğu dil ve kan bağına göre tanımlama ve sınıflandırma çok yeni bir olgu. Bu 1789 Fransız İhtilalı sonrası ortaya çıkan milliyetçilik hareketlerinin yarattığı bir sonuçtur.  Ayrıca “Benim Kâbe’m insandır”, “Okunacak en büyük kitap insandır” diyen; içinde önemli ölçüde evrensel düşünceleri barındıran ve insanı merkezine koyan kadim Alevi öğretisine aykırı olan bu anlayış, hem tarihen yenidir hem de birleşme-bütünleşmeden daha çok ayrışmaya, ötekileştirmeye ve düşman yaratmaya hizmet etmektedir. 

Bu anlayışla, adını tam koyalım; milliyetçilikle/ulusalcılıkla yüzleşmek ve onunla arasına mesafe koymak bugün Alevilerin neredeyse birinci sorunu haline gelmiştir. Zira Alevi örgütlenmelerine baktığımızda, gerek içeriden gerekse dışarıdan pompalanan bu milliyetçi tezler, cemaat içi bölünmelere, çekişmelere ve yer yer de düşmanlıklara neden olmaktadır. Aleviler tarafı olmamaları gereken bir tartışmada, taraf haline gelmekteler ve enerjilerini dışa yöneltecekleri yerde bu tür suni sorunlarla uğraşarak boş yere ömür tüketmektedirler. 

Hâlbuki Alevi’nin bu alanda rehberi ve yol göstericisi bellidir. Bu kendi geçmişi, Alevi ulularının söz ve davranışlarıdır. Çok uzak tarihlere gitmeye hiç gerek yok. Bu tezlere inanan Aleviler kısa bir hafıza tazelemesiyle, Dersim’den yola çıkan bir dedenin güneyde, Antep, Adıyaman hatta Halep’in (Suriye), Kerkük ve Musul’un (Irak) Barak, Varsak Türkmenlerine; kuzeyde Çorum, Yozgat, Amasya, Tokat’taki kendisine bağlı Türkmen boylarını ziyaret ettiğinde kimsenin bu dedenin etnik kökenini merak etmediğini hemen görür. Benzer şekilde Tokat’ın Hubyar Ocağı’nın Türkmen bir dedesi de Malatya’nın, Maraş’ın ve Bitlis Varto’nun bir Alevi Kürt aşiretine yol-erkân sürmek için vardığında kimse bu dedenin etnik kökeniyle hiç ilgilenmemiştir. Ya neyle ilgilenmiştir? Sadece dedenin-pirin en iyi şekilde ağırlanması ve cem-civatın yola yakışır şekilde güven ve huzur içinde bir ortamda yürütülmesiyle meşgul olmuştur. Ayrıca eskiden Alevi toplulukları arasında konuşulan dil de hiçbir zaman bir sorun teşkil etmemiştir. Nitekim Kürt-Zaza bölgesine giden Türkmen bir dede Kürtçe ve Zazaca, Türkmen ellerine giden bir Dersimli dede de Türkçe bilirdi. Zaten Alevilikte tarih boyu dil sadece bir anlaşma aracı olarak değerlendirilmiş ve ona herhangi bir kutsiyet yüklenmemiştir. Gerekirse Yol’un selameti açısından bazı Alevi toplulukların zaman içinde dillerini değiştirdikleri görülmüştür. Önemli olan Yol’un devam ettirilmesidir, zira “Yol cümleden uludur.”

TÜRK VE KÜRT ALEVİ VAR MIDIR?

Vurgulamamız gereken bir diğer önemli noktaysa, Aleviler arasında bu milliyetçi tezleri yayanlar bir yerde yanılıyorlar ama bir yerde de gerçeği söylüyorlar. Diyorlar ki, “Kürt Alevi olmaz!” Bu hüküm doğru sayılır. Evet, Kürt Alevi olmaz! Ama bilmiyorlar ki Türk Alevi de yoktur! Ya nasıl Alevi vardır?

Bu sorunun cevabını vermek için biraz Türklük ve Kürtlük kavramlarının tarihine bakmak gerekiyor. Her şeyden önce Türklük ve Kürtlük siyasal olarak çok yeni kavramlardır.  Türklüğü ele alırsak, sağlıklı bilimsel bir analiz yapabilmek için, etnisite ve dil bakımından Türk olan ile siyasi anlamdaki Türk kavramının siyasi anlamını birbirinden ayırmak lazımdır. 20. yüzyıla kadar olan kaynaklarda Türk adı Orta Asya’dan çıkan ve aynı kökene mensup Türk lehçelerinden birini konuşan bütün aşiret ve toplulukları nitelemekteydi, ancak 20. yüzyılda tanımladığımız siyasi anlamda Türk kavramı tarih sahnesine Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla çıkmıştır. Türklük, Türkî toplulukları ifade eden şemsiye bir kimliktir. Türk ismi belirli bir topluluğa özgü etnik bir isim olmaktan çok Türk soyuna mensup bütün toplulukları ifade etmektedir.

Bugünün aksine geçmişte kendisini doğrudan Türk olarak tanımlayan neredeyse hiçbir Türkî topluluk yoktur. Türk adının Orta Asya’da daha eski bir tarihi olmakla beraber, Anadolu’ya Türkiya(e) adı da 1071 Malazgirt Savaşı sonrası İtalyanların atası olan Venedik ve Cenevizliler tarafından verilmiştir. O dönem ve sonrasından Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar da, Türk deyince göçebelikten yerleşik hayata geçmiş, Sünniliği benimsemiş Türkmen boyları yanında daha çokta Müslüman olmuş şehirli yerli halklar (Rum, Ermeni, Gürcü, Süryani) anlaşılmıştır. Bu algı Balkanlar’da daha belirgindir. Bugün bile Balkan ülkelerinde Türk denildiğinde otomatikman Müslüman ve Sünni akla gelir. Kastedilen kişinin Sırplığı, Arnavutluğu ve Yunanlılığı değil… Yine Anadolu ve Yukarı Mezopotamya’daki gerek Türkmen gerekse Kürt Aleviler arasında, Türk’ten bahsedildiğinde bugün dahi hemen akla Türk=Müslüman-Sünni gelmektedir.

Günümüzde hepsi Türklük şemsiyesi altında toplanmak istenen Aleviler arasında kaydettiğimiz gibi, “Biz Türk’üz” cümlesini kuranlar yeni yeni ortaya çıkmıştır.  Böyle bir tanımlama-tanıtma eskiden yoktu. Geçmişte Türk etnisitesine mensup Aleviler kendilerini Türklük gibi Sünnilikle adeta bütünleşmiş, eşitlenmiş bir kimlikle asla tanımlamadılar.  Ya nasıl tanındılar ve kendilerini tanımladılar? Kimisi kendisine Türkmen, Tahtacı, Çepni, Amuca, Ağaçeri, Siraç, Avşar, Varsak, Beydilli, Şamlu, Rumlu, Ustaçlu gibi geldiği Oğuz-Türkmen boyunun ve Tahtacılar ile Ağaçeriler gibi yaptığı mesleğin ismini verirken;  kimisi de Abdal, Kalenderi, Torlak, Işık Taifesi, Babai, Hurufi ve Bedreddini diye kendini tanıtmış ve çevresinde öyle tanınmıştır. Aynı şekilde bugün Kürt dediğimiz Alevilerde de önceleri kendilerini Kürt veya Zaza diye tanımlayan bir topluluk yoktur. Onlar da “Sen kimsin ve kimlerdensin?” diye sorulduğunda Kureyşan, Haydaran, Lolan, Sinemilli, Koçgirili, Cibranlı, Derviş Cemal benzeri aşiret ve ocak isimleriyle kendilerini beyan etmişlerdir. 

TÜRKLÜK TANIMI ALEVİ’Yİ KAPSAMIYOR

Görüldüğü gibi bugünün aksine geçmişte Aleviler kendilerini Türk veya Kürt diye adlandırmıyor. Bugün kendini Kürt diye tanımlayan Alevileri, Kürtlüğün tarihi ve siyasal evrimi gibi konular henüz tam netleşmediğinden bir kenara koyarak, daha belirgin olan Türklük ve Türk kavramına dönersek, hâlihazırda kendilerini Türk diye tanıtan bazı Alevilerin büyük bir yanılgı hatta “gaflet, delalet ve hıyanet” içinde olduklarını hemen fark ederiz. Bu Türkçülük yapan ve adeta bir beşinci kol faaliyeti olarak kendi toplumu içinde milliyetçi misyonerlik yürütenlerin unuttuğu bir şey var ki, o da Türk/Türklük tanımının henüz Alevileri de içine alacak kadar genişletil(e)mediğidir.

Malum Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ideal vatandaş tanımı vardır. Buna göre makbul ve birinci sınıf bir vatandaş etnik olarak Türk, din olarak Müslüman, mezhep olarak Sünni-Hanefi ve ideolojik olarakta Kemalist olmalıdır. Bunlardan biri eksik olursa büyü bozulur… 1950 sonrası ve özellikle AKP iktidara geleliden bu yana Kemalist olmaya da gerek kalmamıştır. Ancak her ne kadar anayasal vatandaşlık tartışmaları çerçevesinde Türk/Türklük şemsiye ve üst bir kimlik haline getirilerek, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka, etnik ve dini bir ayrım gözetilmeksizin Türk milleti denir” gibi süslü laflar edilse de, geçmişte bu kavrama yapılan ağır etnik vurgunun belli ölçülerde devam etmesi nedeniyle Kürtleri buraya dâhil etmek hala pek mümkün değildir. 

Aynı kapsama, içine alma sorunu Diyanet’in hala sadece Sünniliğe hizmet eden ayrımcı yapısının devam etmesi, anayasasında laik yazmasına rağmen devletin halen Sünni Müslümanlığı resmi bir mezhep olarak koruyup, geliştirdiği halde Aleviliğin resmen tanınmaması nedeniyle Aleviler için de geçerlidir. Bırakın Kürt Alevileri, Türkî kökenli Aleviler bile henüz devletin Türklük tanımlaması içinde kendilerine bir yer bulamamaktadır. Çünkü hepsi sadece ve sadece Sünni içerikli olan Diyanet, zorunlu din dersleri, imam-hatip okulları, Kur’an kursları, ilahiyat fakülteleri, on binlerce cami ve mescit ile bu devlet, Türkî Alevilere demektedir ki, “Türkmen olmanız ve Türkçe konuşmanız iyi güzel de, bu sizi Türk milleti şemsiyesi altına sokmaya yetmez. Sizler iyi bir Sünni-Hanefi Müslüman olmadıkça benim gözümde makbul ve makul vatandaş değilsiniz. Türk demek, aynı zamanda Müslüman-Sünni ve ılımlı olandır. Ben aynı Osmanlı’daki gibi ta baştan Sünniliğe göre bir dirlik-düzen kurmuşum. Buna uymak zorundasınız, başka çareniz yok! Sizin ibadet yeri diye adlandırdığınız yerleri de ben tanımıyorum! Müslüman’ın tek bir ibadet mekânı vardır, o da camidir. Cemevleri benim gözümde illegaldir. Herhangi bir evden farkı yoktur!

Evet, Alevilerin devletle, onun Türklük ve dahi Müslümanlık tanımıyla yaşadıklarının tercümesi ve özeti budur. Kürt Alevileri, Türk kökenli ilan eden ve ettiren bu devlet, maalesef “Siz Türksünüz ve Türkçe konuşuyorsunuz. Türkçe, Aleviler olmasaydı bugünlere gelemezdi” diye pohpohladığı Türkmen Alevileri bile sistemine katamamış ve haklarını vermemiştir. Balkanlar ve Kafkaslardan gelen Boşnak, Pomak, Çerkez, Arnavut, Yunan kökenli ama Sünni-Müslüman vatandaşlarını, (Örneğin Süleyman Demirel, Ahmet Necdet Sezer, Tansu Çiller, Kenan Evren) taltif eden, hemen her makama getiren ve bunlara sonsuz bir güven duyan bu devlet, yüzyıllardır bu topraklarda yaşayan, Türkçe konuşan Türkmen Alevileri dahi doğru düzgün hazmedememiş, onlara güvenmemiş ve sakıncalı olarak görmüş ve görmeye devam etmektedir...

Hal böyle iken bugün Aleviler içinde Türkçüden çok Türkçü, kraldan çok kralcı birileri çıkıp, Kürt kökenli Alevilere cephe almaktadır, onları kendi iradeleri dışında tarihi çarpıtarak geçmişte Kürtler içinde asimile olmuş Türkmenler olarak ilan etmektedir. Bununla yetinmemekte, örgütlerden bile ihraç etmektedir. Bu yöntem aslında çok iyi bilinen bir Türk devlet geleneğidir. Bir devlet büyüğünün deyimiyle, “İti ite kırdırma” taktiğidir. Böylesine alttan güreşen politikalarla devlet, etnik (Türk/Türklük) ve dinsel (Müslüman-Sünni) tekçi yapısını tehdit eden, bu sert ve geçirgenliği zayıf sisteminin yumuşatılmasını arzu eden ve çeşitli hak talepleriyle ortaya çıkarak meydan okuyan Kürtler ve Alevileri birbirine düşman ederek, ikisinin birden kabul edilemez bulduğu taleplerinden kolayca kurtulmak istemektedir. Ne yazık ki, hem Kürt hem de Türkmen Alevileri arasında bir türlü tükenmeyen bu Osmanlı oyunlarına kananların sayısı çoktur.

İĞNEYİ ÖNCE KENDİNE BATIRMAK…

İçinizden hep Türkleri eleştiriyorsun, Kürtler de pek masum değil diyenler çıkacaktır. Hemen belirteyim, Aleviliği Kürtlüğe ve Zerdüştlüğe indirgemek isteyenleri de, Türklükle eşitlemek isteyenlere yönelttiğim aynı kararlılıkta kınıyorum. Onlar da yanlışla ve abesle iştigal ediyorlar. Buna karşılık yine de insan önce kendi tarafını eleştirmeli. İğneyi önce kendine batırdıktan sonra çuvaldızı başkalarına dürtmeli. Bendeniz Işık Taifesi’nden bir Türkmen Alevi’si olarak buradan bakınca görüyorum ki, özellikle Batı Anadolu’daki Türkmen Alevileri arasında ister Alevi isterse Sünni olsun, Kürtlere karşı hızla bir düşmanlık, dışlama, ötekileştirme ve kendinden saymama anlayışı gelişmektedir.  Milliyetçi dalga Alevileri de önüne katmış sürüklemektedir. Azgın dalganın önüne kattığı sayısı azımsanmayacak kadar çok olan bu Aleviler, sanki bu devlet “Siz Türksünüz, Türkmensiniz; o halde bizdensiniz” diyerek Alevi Türkmen köylerine cami yapmaktan, imam tayin etmekten vazgeçmiş gibi; sanki Kürt Alevi’yi hem etnik kökeni hem de Alevi kimliği nedeniyle dışlarken, Türkmen Alevi’nin cemevini ibadethane olarak tanımış, çocuklarına zorunlu Sünni din vermeyi bırakmışçasına kendine en ufak bir faydası olmayan bu sistemin borusunu öttürmeye kalkmaktadırlar. Ben buna ifrit oluyorum. Yazık ki çok yazık… Bunun adına “parasız hizmetkârlık” ve yaltakçılık denir başka bir şey değil…

Hâlbuki bu devletin, bu sistemin Alevi’nin Türkü, Kürdü her türlüsüne karşı inkârcılığı, onu tanımamazlığı, inancını küçük düşürücü ve aşağılayıcı faaliyetleri bir milim bile geri adım atmadan dörtnala devam etmektedir. Görünen köy kılavuz istemez. Koskoca Diyanet orada duruyor. Keza sayısı binlerce imam-hatip, Kur’an kursları, ilahiyatlar yerli yerinde. Zorunlu din dersleri devam ediyor. Madımak hala müze olmadı. Aleviler çeşitli devlet makamlarına getirilmiyor ve devlette çalışanları da diken üstünde. Alevilerin hala sakıncalı vatandaş listesinden çıkarılmaması bir yana henüz her yerde Aleviliğini açıklamak bir tehlike olmaktan çıkmadı ve bunu söyleyenler çeşitli olumsuzluklarla karşılaşmaktan kurtulamadı. Alevilerin üzerindeki asimilasyon politikaları da pupa yelken sürmekte…

Bu listeyi uzatmak mümkün ama bunları düşününce Türk veya Kürt Alevi olmayı tartışmanın anlamsızlığı yeterince ortaya çıkıyor. Oysa devletin gözünde Alevi’nin yeri hangi etnik kökenden gelirse gelsin aynıdır. Türkiye devletinin tek ayrım yapmadığı yer belki de burasıdır.

ŞÖYLE İÇTEN BİR “TÜRKÜM” DEMEK MÜMKÜN MÜ?

Neticede başkalarını bilmem ama ben kendimi hala bir Türkmen Alevi olarak Türk diye tanımlamıyorum ve tanımlamayacağım. Ne zamana kadar? Ta ki bu devletin Türk/Türklük tanımı beni de kapsayacak şekilde değiştirilinceye dek… O güne kadar ne Türklüğümle öğüneceğim, ne de “Ne mutlu Türküm diyene” diyeceğim. Çünkü Türk olmak ve Türklük hala fena halde Sünnilik kokuyor…

Keza devlet hala beni namaz kılmayan, Ramazan orucu tutmayan ve cemevinde kadın-erkek karışık toplanan halimle kendi Müslüman tanımı içine bile sokmuyor. Diyanet eliyle, “Seni camiye gelirsen, 30 gün oruç tutarsan Müslüman sayarım. Cemevi caminin alternatifi değildir” diye benim üzerimdeki dayatmasını sürdürüyor.

Yine benim bu tavrım Türkiye’de Alevi olmak aynen Sünni olmak gibi hiçbir maddi ve manevi götürüsü olmayacak, bilakis Sünnilik gibi fayda, makam-mevki, yat-kat getirmese de en azından zarar getirmeyecek bir konuma gelinceye kadar sürecek. Üzülerek söyleyeyim ki, bu devlete o gün gelinceye kadar asla güvenmeyeceğim, içten bir şekilde “benim devletim”, “benim Türkiye’m” demeyeceğim, diyemeyeceğim ve onu bağrıma basamayacağım. Çünkü bu devlet hala beni kendinden saymıyor. Beni ve ibadet yerimi tanımıyor. Hala Maraş, Çorum, Malatya, Sivas, Gazi ve benzerlerinin katillerini bulmadı daha… Yaşanan bu acıların kısmen veya tamamen faili olduğu kendi kaynaklarınca da açıklanan bu devlet, söz konusu katliamlar için Alevilerden bir özür dahi dilenmedi henüz! Alevilik adına hiçbir şey yasal ve özgür değil bu ülkede… Hal böyleyken ve yaralar zarıl zarıl kanarken tersini düşünmek ve yapmaktan her Alevi’nin hicap duyması gerekir oysa…  

Ey kendisine Türk diyen Aleviler, tavsiye ederim siz de böyle düşünmeye başlarsanız iyi edersiniz. Gözünüz-gönlünüz açılır. Gerçekleri görürsünüz ve onun bunun dolduruşuna gelerek kendi evlatlarını, yol kardeşlerini boğan yaratıklara dönüşmezsiniz! Her kişi, kurum ve kavramı aslına uygun olarak tanımaya başlarsınız. Vicdanınız, sağduyunuz ve kendi dışınızdakileri anlamaya çalışma manasına gelen empati yeteneğiniz gelişir. Sonrasında bilinçlenir, bilenirsiniz ve belki de “bir olup, iri ve diri olursunuz…” Daha ne istiyorsunuz?

İçinizden “Sen yanlış düşünüyorsun be birader” şeklinde gürleyip bana itiraz edenlere de, öyleyse gelin tersini kanıtlayın ve beni ikna edin diyorum. Buyurun, “Halep ordaysa arşın burada!

 ---------- o O o -------------

Butzbach, 11 Temmuz 2009

— Bu Makale Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun (AABK) Aylık Yayın Organı Alevilerin Sesi Dergisi’nin 129. (Temmuz-Ağustos) Sayısında Yayınlanmıştır —

KAYNAK : Alevihaber.com - 06 Ağustos 2009

Bu haber toplam 27 defa okunmuştur
Etiketler : , , ,

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.