Alevilikte Hızır-Hıdırellez İnancı

Hızır kelimesi bir isim değil bir lakaptır. Bazı kaynaklarda el-Hadr, el-Hıdır olarak geçsede asıl doğrusu Hadır dır. Bu sözcük Türklerde Hızır veya nadiren Hıdır, İranlılarda ise Khezr şeklinde kullanılmaktadır. El-Hadır kelimesi arapçada El-Ahdar(yeşil) anlamına gelmektedir.

Bozatlı Hızır
Bozatlı Hızır
Hızır halk inançlarında darda kalanların, başı sıkışanların yardımına koşan, insanlara bereket ve iyilik getiren ölümsüz bir nebi veya bir veli olarak betimlenir. İyileri ödüllendirip, kötüleri cezalandırır, bereket ve bolluğa kavuşturur. Halk inançlarında Hızır; boz atlı, yeşil giyisili, nur yüzlü, ak saçlı, ak sakallı, kırmızı çarılı bir derviş ve ya dilenci kılığındadır. Elinde baston olan sevimli bir ihtiyardır. Veya elinde mızrak yada kamçı taşıyan bir süvaridir. Her konu da herşeyi bilen biridir ve yeryüzünde Tanrı’nın bir vekilidir. Hızır’ı bir veli yada melek olarak görenlerde vardır.Hıdırellez kelimesinin Hızır ve İlyas isimlerinin birleşmesinden oluştuğu düşünülüp, Hızır ve İlyas iki ayrı kişi olarak görülür. Ancak Kuran’da İlyas iki kez ismen belirtilmesine rağmen, Hızır adından hiç bahsedilmemesi dikkat çekicidir. Arapçada ki İlyas, Grekçede Eliyas, İbranice de Elijah, batı dillerinde Elie, Süryanicede ki İliya veya İlya’nın aynı kelimenin farklı imaları olduğu ve Tevrat’ta İlya ve Elişa’nın Kuran’dakine benzeyen hikayeleri göz önünde bulundurulduğunda aslında Hızır ve İlyas’ın aynı kişi olduğu zorunlu görünmektedir.Tasavvufta ve halk inanışlarında Hızır’ın yanında İlyas’ın sönük kalması, Hızır ile ilgili çok sayıda söylence anlatılmasına karşın; İlyas hakkında bilinenlerin çok az olması, yine Hızır ismi ile anılan çok sayıda makama karşılık İlyas adında pek az makam bulunması bu iki şahsiyetin birbiri ile örtüşmesinden kaynaklanıyor gibi görünmektedir. Alevi Bektaşi ve Nusayri inançlarında Hz Ali ile Hızır ve İlyas özdeşleştirilmektedir.

yetis-bozatli-hizir

Hızır: Arapça: al Khidr; Yeşil adam. Hıdırlık; Yeşillik

Baharın, taze hayatın ve uğurun sembolüdür. Alevilikte insan-i kamillik simgesi olarak Kabul edilir.
Hızır kimine göre Sah-ı Merdan’dır, kimine göre tanrının yeryüzündeki suretidir, kimine göre Nuh’tur,
Kimine göre Babilli, kimine göre Behruz’dur(Behruz:Bahtiyar,mutlu yaşayan) . Bu Alevilerin yaşadığı coğrafya ile ilgili bir durumdan kaynaklanıyor olabilir.Zorda kalanın imdadına yetişen, yardım edendir, koruyucudur. İnancımızda en yüce ve ulu makamın sahibi olan bir erdir. Hızır Aleyselam veyahut Hızır Nebi, Boz Atlı Hızır olarak da çağrılır. Ab-ı hayat, ölümsüzlük suyu içmiştir. Tabiata can veren odur, darda kalanlara yardım eden odur. Ak sakallı bir Pir-i fanidir.Kuzey Batı Avrupa inançlarındaki “Green Man” / “Yeşil Adam” inancını anımsatmaktadır. Bu bağlamda Hıdırellez’in yaz başlangıcı olarak kabul edilmesi de anlamlıdır. Ayrıca Bahar da kış karanlıklarında tam bir kurtarıcı olarak gelmektedir.
Gezindiği yerlerde çayır çimen biter, güllük gülistanlık olur. Uğradığı hanede bolluk ve bereket eksilmez.
Rüyasına girdiği kişinin derdine derman, yarasına ilaç olur. Bin yıllardır Anadolu Alevileri bu inancını hep canlı ve saklı tutar.

İnsanlık tarihinde ölümsüzlüğe kavuştuğu kabul edilen sadece iki “insan-i kamil”, veli veya peygamber olan Hızır ile İlyas’ın her yıl “Hıdırellez” adɪ verilen 6 Mayıs gecesi bir gül ağacının altında buluştuklarına, görüştüklerine ve tekrar insanların yardımına gittiklerine inanılır.

Bu nedenle Hıdırellez Günü mutlaka çayıra gidilir, yeşile ayak basılır. O gün çok renkli ritüeller ile Hızır ve İlyas’ın dikkatleri çekilerek, dilekler iletilmeye ve yardımları alınmaya çalışılır. Dileği olanlar dileklerinin gerçekleşmesini, sevgililer kavuşabilmeyi, darda olanlar sorunlarının çözümünü bu gece gelecek Hızır’dan bekledikleri için çok çeşitli ve değişik yöntemlerle hem dileklerini Hızır’a iletmeye, hem de Hızır’ın gelip sorunlarını çözerken bırakacağı izleri saptayarak içlerini rahatlatmaya çalışırlar.

Hızır günleri ile başlayan üç günlük orucun amacı nefs kırma olarak kabul edilmekle birlikte, her Yol talibi, Hızır Orucu’nu tutmayla mükelleftir.
Hızır orucu, miladi takvimine göre, her sene şubat ayının ikinci haftası (peniya çeli) salı, çarşamba ve perşembe günleri tutulur. Perşembe’yi cumaya bağlayan gece cemevinde veya daimi meydan evinde cem yürütülür.

Hızır Orucu’nun tutulduğunda yatmadan önce şöyle niyet edelir: «Niyet ettim yarınki Hızır Orucu’nu tutmaya, ya Hak, dergah-ı izzettinde kabul eyle.»
Akşamdan başlayan oruç ikinci gün güneşin battığı zamana kadar sürer.(Bazɪ bölgelerde oruç açmak için gökyüzüne bakɪlɪr,gökyüzünde bir yɪldɪz görürse oruçlarını açarlar,eyer hava yağɪșlɪ ve sisli deǧilse.)

Oruç açarken de şöyle gülbank okunur, niyet edilir: «Ya Hak, bizlere ihsan buyurduğun nimetlerle orucumuzu açarız, oruçlarımızı dergah-ı izzettinde kabul eyle»
Hızır günleri, kışın bitiminden, baharın gelmesi, yaşamın tekrar canlanması ile ilgili bir kutlama olarak algılanmaktadır. Hızır günlerini ayrıca bereket amaçlı olarak da değerlendirebiliriz.
Hidirellez kutlamaları, hayatın canlanması, yaşamın dirilmesi için yapılan kutlamalardır.(Aleviler Hɪzɪr günlerini bir bayram ve șenlik havasɪnda yașamalarɪ-yașatmalarɪ gerekiyor).

Hızır inancı Alevilerin yaşadığı Malatya, Sivas, Kütahya, Denizli, Aydın, Antalya, Tokat, Amasya, Çorum, Erzincan, Dersim, Hatay gibi birçok yörede yaygındır.
Bastığı her yeri yeşerttiğine inanılan Hızır, Aleviliğin yayıldığı çok geniş coğrafya da bir çok yerde anılmış veya davet edilmiştir.

Afyon’da “Makam-ı Hızır”, Amasya’da “Hızır- İlyas Tekkesi”, Bingöl’de “Hızır Gölü”, Denizli’de “Hıdırlık Sultan”, Anadolu ve Rumeli’de bir çok kent ve kasabada “Hıdırlık” adɪ ile anılan yeşil alanlar, Azerbaycan’da “Hızr-ı zinde”, Irak’ta “Makam-ül Hadir”, Lübnan’da ve Suriye’de “Hz.Hızır Makamı”, Mısır’da “Hızır Kapısı” …
Hıdır Türbesi: Samandağ’da bulunan bu türbede Hızır ile Musa Peygamberin buluştuğuna inanılmaktadır.
Alevilerin yoğun ilgi gösterdikleri bu türbe iç mekanı olan üstü kubbeli ve etrafı yuvarlak duvarla çevrili beton bir binadır.Kıble tarafında mihrabı, para kasası, Kelam-ı Kadim dolapları ve ayakkabılıkları vardır.
George adında bir Hıristiyan din görevlisinin insaat yaparken burada şehit olduğu ifade edilmektedir. Her yıl 23 Nisan’ da bu türbede anma törenleri yapılmaktadır. Alevi, Müslüman ve Hıristiyan halk dualarının burada kabul olacağına inanmaktadır.

Hızır ve Musa buluştuklarına inanılan bu türbenin yaya veya araba ile etrafında tavaf edilircesine birkaç defa dönülmektedir.
Burası Kuran’da geçen ve Musa Peygamber ile Hızır’ın kıssalarında geçen Menal Bahreyn olarak adlandırılan yer olduğu kabul edilir.
Yılda 15-20 bin ziyaretçisi vardır.
Hızır’ın ayan ve beyan olduğu kutsallaştırılmış mekanlar vardır.
Hızır adıyla ünlenmiş mekanlar şu çeşit mekanlar veya yerler vardır: Hızır evi, Hızır çeşmesi, Hızır kayası, Hızır gölü, Hızır ayağı, Hızır nişangahı gibi. Hızır’a atfedilen kutsallaştırılmış mekanlar
.
Hızır inancı Aleviliğin olmazsa olmazıdır. Aleviler her mihmana Hızır gözüyle bakar ve değer verir.
Mihmansız biri ev, gülsüz gülistana benzer. Dolayısıyla Alevilikte Hızır olmazsa olmazdır. Aleviler insanı Hakk’ta, hakkı insanda görürler. Dolayısıyla Hakkı çağırdığımızda, Hızır’ı çağırırız. Ve ne zaman ki, «yetiş ya Hızır demişsek», o sürekli hazır ve nazırdır.
Hızır’la özdeşleşen bir başka etmen onu «boz atı»dır.
«Hızır seni saklasın», «Hızır yardımcın olsun, yoldaşın olsun» derken, Ali
ile aynı özdeşlikten bahsedilmektedir.

Hızır orucu ve diğer önemli günler miladi takvimi 13 gün geriden takip eden yaşlıların eski hesap dediği güneş yani Şems takvimini esas alan Jülien sonradan Osmanlı’da kullanılan Rumi takvime göre yapılmaktaydı.
Bu hesaba göre miladi 13 ocak eski hesaba göre 1 ocak oluyordu.

Bir yanlış ya da eksik bilgi vardır ki sanki Hızır Orucu üç gün ile sınırlıymış gibi anlaşılmaktadır. Oysaki Hızır orucu birinci miladi birinci ayın ortalarında başlar ve Şubat ayının ortalarına kadar süren ayın tamamına yayılmaktadır.
Hızır orucunun tutulduğu bu aya Cele ve Asma Hızır denilmektedir.
Dersimde Ocaklar ve talipler her hafta dönüşümlü olarak bu ayı tamamlar, oruçlarını tutar, kurbanlarını tığlar, niyazlarını verir, Hızır Cemini birlerler.

Lokal olarak parçalara ayrılmış bölgeler her hafta sırayla oruçlarını tutar, kurbanlarını tığlar, Cemlerini bağlarlar.
Son yıllarda Alevi inancında, Şubat’ın 13-14-15’i olarak öne çıkarılan takvim sabitleşme ve yenilenme ihtiyacı çerçevesinde gündeme gelmiştir.
Alevi görgü ve ritüellerine ters gelen bir durumdur.
Şöyle ki bizim ibadetlerimizde perşembe ayrı önemdedir. Perşembe Cem bağlanır, perşembe oruçlar biter, perşembe kurban tığlanır.

Hızır orucu da Hızır ayının her haftası salı günü başlar ve perşembe günü biter. Demek ki salı başlaması ve perşembe bitmesi gerekiyor. Pazartesi-çarşamba, çarşamba-cuma, perşembe-cumartesi gibi değil.

Neden salı günü başlayıp perşembe günü bittiği ayrıca halk takvimi ve kutsal günler çerçevesinde tartışılmayı bekliyor. Bu bir şifre midir, sır mıdır nedir?
Eğer miladi olarak Şubat 13-14-15 sabit edilirse bu özelliği kaybolacaktır. Mesela bu sene bu salı-perşembe kombinasyonu bozulmuş olarak pazar-pazartesi-salı olurken seneye pazartesi-salı-çarşamba olacaktır.

Her yıl Hızır orucunun Çarşamba’yı Perşembe’ye bağlayan gece, musahip canlar birbirini ziyaret ederler.

Bu ziyaretin amacı musahip iki ailenin birbirlerine karşı maddi ve manevi olarak sorumlulukları karşılığında rızalıklarını sunmalarıdır.
Hızır orucundan önceki gün bir araya gelen canlar geçen bir yılın muhasebesi üzerine muhabbet ederler. Ayrıca karşılıklı hediye alıp vermekte addettir.

Hızır günü ayrıca mezarlıklar ziyaret edilir, Hakk’a yürüyenler hayırlanır ve mezar başında bazı yerlerde mum yakılır. Böylelikle rızalıklar Hakk’a yürüyenlerin nazarında da tekrarlanmış olur ve onlar için atalar kültü çerçevesinde dara durulur.

Hızır orucunun üçüncü ve son günü gülbankların kabul, muradların yerine geleceği inancı ile, yetişkin kızlar ve erkekler niyet edip, iki addet ufak yağlı ve tuzlu ekmek pişirir.
Bu ekmeğin birini, bir sırığın ucuna takarak karla örtülü temiz bir yere diker, geri çekilip izlenmeye bekler.
Bu arada kış kargası bu ekmeyi alıp, hangi yöne giderse, evlilik kısmeti o yörede gerçekleşir.
İkinci yoğunluklu tuzlu olan ekmeği ise, yatmadan önce yer, fakat su içmeden yatar. Gece rüyasına kim girip, su ikram ediyorsa, ilerde onunla evleneceğine inanılır.

Bazı yerlerde ateş yakılır.
Gül fidanı dibine bir şeyler gömülür.
Taşlardan evler yaparlardı.

Hızır’ın son akşamı her hane kendi evinde olmak üzere hane çıra veyahut mumu dillendirir ve evini nurlandırır.
Ev halkı içindeki gençler genellikle,bir tepsinin üzerine un serperler ve temiz bezle üstünü kapatɪrlar, niyet tutarak bu işi heyecanla yaparlardı. Bir gün sonra tepsinin üzerindeki örtü açılır, şayet bir iz varsa, tutulan dileğin yerine geleceğine inanılırdı. O eve Hızır’ın uğradığı söylenirdi.

Hızır’ı görme dileğinde bulunan kimse, eti yenilen davarlardan birini, usulüne uygun olarak kurban eder. Tığlanan kurbanın, eşit biçimde kapı komşulara, fakir ve fukaraya dağıtır.
Akşamın ilerleyen saatlerinde Hızır Cemi yürütülür.

Gülbank

Bismişah Allah Allah
Geldiğiniz yolda, durduğunuz darda
Çağırdığınız cenab’ı Hakk’ın dergahında
Miazınız nur olsun. Hızır zuhur olsun.
Kadaya kalkan olsun. Belaya bekçi olsun.
Ne muradınız varsa hasıl
Olsun. Eli Şah’ı merdan yardımcın olsun.
Gerçeğe Hü.

Misafir aşk kapusunun dilidir
Hızır’ı sev kim sahibinin gülüdür
Tanrı misafiri Pirim Ali’dir
Mihmanlar siz bize safa geldiniz

Bir eve kahrola misafir gelmez
Çalınsa çırpınsa ektiği bitmez
Çağırsa bağırsa bir yere yetmez
Mihmanlar siz bize safa geldiniz

Hizmet eyle sen ki daima gele
Yavan yaşık bizim yüzümüz güle
Büyük küçük anı hep Hızır bile
Mihmanlar siz bize safa geldiniz

Misafir gelir ki kısmeti bile
Misafir Hızırdır özrünü dile
Hatayim uğruyu tut yer gel ele
Mihmanlar siz bize safa geldiniz

Pir Sultan:
Binbir adı vardır, bir adı Hızır
Her nerde çağırırsan, orada hazır
Ali padişahtır, Muhammet vezir
Bu fermanı yazan Ali değil mi?

Şükrü Metin Baba:
Zulmet deryasını nur edip gelen
Hızır İlyas Şâh-ı Merdan Ali’dir
Gariban mazlumun halini bilen
Hızır İlyas Şâh-ı Merdan Ali’dir

Fakir Edna:
Çok günah işledim senin katında
Eriş Şâh-ı Merdan sen imdad eyle
Kul daralmayınca Hızır yetişmez
Yetiş Hızır Nebî sen imdat eyle.

Hızır’ı hız ve ateş ile ilişkilendirenler;
“Hızır, Hızır hız getir,
Var dereden od getir,
Hızır’a Hızır deyirler,
Hızır’a çırağ koyurlar.”

Hızır bu anlamıyla da Bahar’da havaların ısınmasını temsil etmektedir. (Cemre inancı ile de karşılaştırılabilir)
“sürdü Hızır beyaz atını, gezdirdi çığ üzerinde
çekti kılıncın, böldü çığı ikiye
güneş dağların üzerinden selam verdi
Ali’nin aşkına!”

Anadolu’da binlerce mekan ve yerin adı Hızır ismiyle çağrılır. Kur`an ve Tevrat`ta adı anılır. Halk inançlarında Peygamber sayılır. Hızır İlyas bayramı, Hızır postu, Hızır suyu, Hızır dağı, Hızır ziyareti ve Hızır orucu vs. gibi isimlerle anıla gelmiştir.

Hızır kültü, orta doğudaki bütün halkların söylencelerinde vardır. Hızır ayında oruç tutulur, Cem bağlanır, ve Semah dönülür. Alevilik Cem ve Semah`da gizlidir. Cem ve Semah Cem Evinde yapılır. Cem Evi yoksa Talib ve Pir hangi mekanı uygun görürse Cem orada o mekanda bağlanır.

Hızır haksıza karşı duruştur.

Hikayeye gore;

Hızır ve İlyas kardeşler abu hayat suyunu bulmaları için Kral tarafinda görevlendirilmişler. Kral kendilerini eğer bana abu hayat suyunu bulup getirmezseniz ikinizide öldürürüm diye uyarmış, Hızır ve Ilyas dağ, taş ve ovaları adım adım günlerce dolaşmışlar ve yorgun düşmüşler. Karanlık çökünce, bir yerde durup bir șeyler yemişler ve uyumaya başlamışlar. Gece uyurlarken Hızır abu hayat suyunun nerde oldugunu rüyasında görür. Bir coşkuyla, uykusunda uyanır. Ỉki kardeş, gece karanlıkta, abu hayat suyun olduğu yere giderler. Hızır ve Ỉlyas abu hayat suyunu bulurlar, ama suyu bulduklarında krala götürme yerine. Düşünürler ki, Kral bu suyu içerse ölümsüz olacak ve insanlara hep zülüm edecektir. Daha sonra abu hayat suyunu kendileri içerek insanlığa hizmete dönüştürmüşlerdir.

SÖYLENCE -1
“Hızır , bir ilaç yapar ve bunu bir saksağana verir der ki,
– Bu ilacı götürüp insanların üstüne serpiştir ki, artık uzun ömürlü olsunlar, çok erken yaşlanmasınlar!

Saksağan gelip bir çam ağacına konar. Ve Hızır’ın sözünde durmayarak ilaçı onun kulları yerine kendi başına serper. Bu arada ilaç ortalığa saçıldığından, bundan hem çam ağacı ve hem de ağacın altında bulunan bir yılan nasibini alır.
Bu nedenle insanların ömrü kısadır. Ama saksağanın, çamağacının ve yılanın ömrü bir hayli uzundur.”

Hızır’ın Dersim İnancı’ndaki yeri ve önemini bu söylence çok etkileyici bir biçimde gözler önüne seriyor. Öyle anlaşılıyor ki insanla hayvanın ve hatta bütün doğanın ömrü Hızır’a bağlıdır.
Hızır bereketin simgesi, “Hızır uğrasın” en sık kullanılan bereket umududur.Haci Bektaş’ta bereket örneğine çokça rastlanır. Haci Bektaş’a kalabalık bir topluluk ziyarete gelir.Kadıncık Ana evde hiç un bulunmadığını bildirir. Haci Bektaş bütün un çuvallarını silktirir. Biriken bir avuç unu yoğurup “Hızır uğrasın” der ve üstünü örter. Ekmek pişirmeye başlarlar. Ama hamur bitmez, köyün bütün gelinleri ve kızları gelir pişirirler günlerce bitmez. Ancak örtüyü açmak suretiyle hamuru bitirirler.

Hızır hayattır. Diriliğin tazeliğin simgesidir. Yarınların umududur. Gittiği yerde ölümü kovar, her şeye can verir umut aşılar. Her yıl altı mayısta kardeşi İlyas’la buluşarak doğaya can verir.

Anadolu’daki Kızılbaş Aleviler`de Hızır, özlem ve umudun atlısıdır.
İnancımızda en yüce ve ulu makamın sahibi olan bir erdir. Hızır Aleyselam veyahut Hızır Nebi, Boz Atlı Hızır olarakda çağrılır. Abu hayat, ölümsüzlük suyu içmiştir. Tabiyata can veren odur, darda kalanlara yardım eden odur. Ak sakallı bir Pir-i fanidir.Gezindiği yerlerde çayır çimen biter, güllük gülüstanlık olur. Uğradığı hanede bolluk ve bereket eksilmez. Rüyasına girdiği kişinin derdine derman, yarasına ilaç olur. Bin yıllardır Anadolu Alevileri bu inancını hep canlı ve saklı tutar. Anadolu Alevileri için bazen Ali görünmüş, bazen Pir Hünkar olarak gelmiş, vakti gelmiş Pir Sultan olup mazlumun yanında belirmiş. Alevi Ulularının canlı bedeninde görünen Hızır`ın kendisi olduğuna inanılır. Yeri ve zamanı geldiğinde insanı sorgulayan, yeri geldiğinde insanı ödüllendiren, dilekleri ve istekleri, özlemleri yerine getirdiğine inanılan, Anadolu Kızılbaş Alevi ve Bektaşilerin tanrı misyonunu yüklediği düş varlığıdır.

Dua okundu hazıra / Boz-At ile düşmüş yola
Destur verildi Hızır`a / Kara gözlüm çark ederek

Anadolu’daki Kızılbaş Alevilerin gelenekselleşmiş inanç kültürü içinde en önemli ay Hızır ayıdır. Kışın Ocak ayının ikinci haftasından başlayıp şubat ayɪn ortalarɪna kadar, dört hafta boyunca Alevilerin yerleşim birimlerinde, üç gün oruç tutulur. Tutulan orucun kutsal gerekçesi binlerce yıl önceki mitolojik söylenceye dayanır. Nuhun gemisinin tufanda, fırtınaya yakalanması ve insanların bu felaketten kurtulmak için „Yetiş ya Hızır, bizi kurtar.“ Diye feryad edip yalvarmalarından dolayı duaları kabul olur ve fırtına diner, gemi ve içindekiler sağ salim kurtulurlar. O günden başlayarak kurtulan topluluğun üç gün oruç tuttuğu söylencesi günümüze kadar gelmiştir.

Bundan 40 sene önceye kadar Anadoludaki Alevilerin yaşadığı küçük yerleşim birimlerinde, Hızır günleri başladığında, evlerde zevkli bir çalışmaya girerlerdi. Evin her tarafı güzel bir şekilde temizlenir.

Toprak evlerin tabanı ve duvarları beyaz toprakla şerbetlenerek sıvanır ve evin içini hoş bır koku kaplar. Yün yataklar havalandırılır bütün çarşaflar yıkanır ve gelecek misafirlerin şahsında haneye Hızır uğrayacağına inanılır. Alevilerde mihman Alidir deyip daima misafirin geleceği hesaplanarak ön hazırlık yapılırdı. Ambarlardan bir miktar buğday boşaltılıp saçta kavrulduktan sonra el ile çevrilen taş değirmende öğütülerek, temiz bir leğen veya sininin üzerine un elekten geçilerek dökültükten sonra,üzerine temiz bir tülbent veya çarşaf örtülerek evin el ayak deymeyeceği tenha ve yüksek bir yerine koyulurdu. Ev halkı içindeki gençler genellikle, niyet tutarak bu işi zevkle yaparlardı. Bir gün sonra tepsinin üzerindeki örtü açılır, şayet bir iz varsa, tutulan dileğin yerine geleceğine inanılırdı. O eve Hızırın uğradığı söylenirdi.

Orucun üçüncü günü sabahı bu el değirmeninde öğütülen irmiğe benzeyen undan yemek yapılır. Bu yemeğe halk dilinde kavut denilir. İçine tereyağı ve şerbet dökülerek bütün köy halkı hane hane dolaşıp, lokmalarını yiyip dualarını yaparlar. Kurbanı olanlar kurbanlarını keserler.

Hızır ayı başladığı günlerde Cem`ler yapılır, lokmalar dağıtılır, kabirler ziyaret edlir, Bin yıllardır kutsiyetine inandığımız Hızır ve Hızır günleri için Aleviler ve onların yol kılavuzluğuna soyunan dedeler, kendi ecdatlarının gösterdiği direngenliği göstererek bu inanç günlerini yaşatmışlar. Günümüzde Alevi örgütlenmesi içinde olsun veya olmasın, bütün Alevilerin yürekli bir şekilde korkmadan, “Komşular ne der?”, “İş arkadaşları ne der?”, “Siyasiler ve hükümet ne der?” diye ikilemeye girmeden Alevi inanç günlerini geçmişteki gibi özünü bozmadan, çağdaş bir anlatım ve bu günün genç kuşaklarının kabülleneceği en uygun rituelleri işleyerek ve hiç bir tarafa savrulmadan yaşatmalıdırlar.

Bir bütün olarak Aleviler nerde olursa olsun kutsiyet`ine inandığımız ve kutsallık taşıdığı için günümüze kadar geldiğini bildiğimiz değerleri iyi korumalıdırlar.

Kul zorda olmayınca ve çağırmayınca Hızır yetişmezmiş.

Eski çaglarda,Alevi inancini yașayan canlarɪn,zamanɪ belirleme konusunda Iran ,Tûrk ve Hicri takvimin kulanmarɪ yanɪnda,Aleviler bir de kendi içlerinde aylara dayalɪ zaman birimi vardɪ,bundan dolayɪ Hɪzɪr ayɪnɪn yeni yɪlɪn bașlangɪcɪ olarak kabul etmișlerdir.
Alevi canlar her yeni doǧan çocuklarɪ için birer torba veya kese,örerler veya dikerlerdi,eski çaǧlarda mekanlar (evler) aǧaç’dan yapɪlɪrdɪ,çatiyɪ tutmasɪ için evin bir ucundan diǧer ucuna kadar bir mertek ve tutmasi içinde altɪna birden fazla direk olurdu,çatiyi tutan mertek’e hane içinde oturan canlarɪn sayɪsɪ kadar çivi çakɪlɪr,çivilerede her cana ait torba aslɪr,her yil Hɪzɪr ayɪ geldiǧinde,her canɪn torbasɪna birer tane küçük taș konur.Her hangi bir can Hakk’a yürüdügü zaman,kendisine ait olan torbayɪ darda indirirler içindeki tașlarɪ sayarlar kaç Hɪzɪr yɪlɪ yașadɪğɪnɪ tespit ederlerdi.

SÖLENCE -2
“Adamın biri rençberlik yapmaya gider. Çok yorulur, işine biraz ara verir. Bir kavağın gölgesinde uzanır ki biraz dinlensin. Ağacın gölgesine uzanırken kendi kendine,
– Ya Hızır! Ya Hızır! nerede kaldın? der.
Hızır Bozat’ını bunun yanına sürer der ki,
– Ne diliyorsun?
Adam uzandığı yerden sıçrayıp Bozat’ın ayaklarına kapanır.
– Çok yorulmuştum, ondan seslendim! der.
Hızır buna der ki, – Sen yoruluyorsun da, peki benim gibi bir ihtiyar yorulmaz mı? Bir daha darın olmadan “Nerde kaldın?” deme!”

SÖYLENCE -3
Hızırın şekli şemali değişkendir.
“İnancına çok düşkün bir derviş varmış. Tanrısı, kendisiyle barışık ve ikrarlı olduğundan seslendiğinde yanında hazırmış.
Bir de komşusu olur bunun. Bu, dervişin iki yakasına yapışıp kendisine yalvarır,
– Sen sabah akşam Hızır’la görüşüyorsun! Ne olur ona söyle ki bir kez de bana görünsün, ben de onunla konuşmak istiyorum!
Derviş bunu uyarır,
– Her insan onun hakkından gelemez.. Boş yere kendini yorma.. Neden durup dururken günaha giriyorsun.
İhtiyar ne söylese, ne yapsa, yakalarını komşusunun elinden kurtaramaz. Bir sevdadır tuturmuş, her ne yaparsa vazgeçemiyor komşu.
Derviş bakar ki bunun elinden kurtuluş yok, komşunun işini tanrıyla bağlar. Bir gün buna seslenip şöyle der:
– Yarın sabah erkenden şu köprüye git, Hızır o köprüde sana rastlayacak!
Komşu, şafak vakti köprüye doğru gider. Aşağıdan da ona karşı biri geliyor. Köprüye gelip karşılaştıklarında bakar ki Tercanlı bir Türk. Bunun Hızır olabileceğine hiç ihtimal vermez, geçip gider.
Derviş aşağıdan kendisine haykırır,
– Ulan o geçip giden Hızır!!!
Komşu, arkasına bir döner ki ne Hızır var orta yerde, ne de Tercanlı Türk!
Dönüp gelince derviş buna,
– Hızır’dı senin o karşılaştığın! neden eline ayağına gitmedin?
diye sorar.
Komşu der ki,
– Bana, Tercanlı bir Türk’ün donuna bürünen Hızır lazım değil!”

Ali söyler Hızır yazar ayeti,elinde zülfikar zehirden katı aşikare Ali’nin kerameti birisi Muhammed birisi Ali aslan olup yol üstünde oturan Selman’a destinde nergis getiren kendi cenazesin kendin götüren Allah bir Muhammed Ali’dir Ali zulmet deryasını nur edip gelen Hızır İlyas Şah-ı Merdan Ali’dir garibin mazlumun halini bilen Hızır İlyaz Şah-ı Merdan Ali’dir.

Bektaşilikte 12 posttan mihmandar postunun Hızır’ı temsil ettiği ileri sürülmektedir. Misafir için Aleviler Ali derler. Bunu da mihman Ali’dir sözüyle dile getirirler. Arap alevilerinde de misafir çok değerlidir ve misafire Ali gözüyle bakılır. Hızır’ın Hıristiyan inancında ki ismi St. Georges’dir ya da Aya Yorgi. Bu isim halk arasında Aziz Corc olara St Georges, . Hızır ile aynı kişi olduğuna inanılan St Georges, bazı müslüman velilerle de özdeşleştirilmiştir.Anadolu Aleviliğinde Enel-Hak felsefesinin en güzel örneği Hızır geleneğidir. Hızır ölümsüzdür, Hızır insan tanrıdır. Hızır İnsanı tanrılaştırmanın ya da tanrıyı insanlaştırmanın uygulanmış halidir. İnsan kendi özündeki, gönül evindeki en iyi duygu ve düşünceyi anlayıp kavradığında mutlak darda olana yardımcı olacaktır. Halkımız Hızır gibi yetiştin demesi bundandır. Hallacı Mansur felsefesinin Asya Şaman değerleriyle kaynaşmasının ürünü dür.

SÖYLENCE -4
Hani Mûsâ beraberindeki gence şöyle demişti: “İki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayacağım ya da uzun zaman gideceğim.”Yolculuk sırasında acıktıklarında yiyecek olarakta tuzlanıp kurutulmus balık etini bir torbaya koyar ve yanındaki gence teslim eder. Onlar iki denizin birleştiği yere varınca, dinlenmek için bir taşın üzerine oturduklarında gencin çantasındaki kurutulmuş Balık eti denize düşer, canlanıp denizde yüzüp uzaklaşıp kaybolur.
Oradan uzaklaştıklarında Mûsâ beraberindeki gence “Öğle yemeğimizi getir, bu yolculuğumuzdan dolayı çok yorgun düştük” der.
Genç, “Gördün mü! Kayaya sığındığımız sırada balığın eti denize düşüp kayboldu. Doğrusu onu sana söylememi bana ancak şeytan unutturdu. Balık şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti” dedi.

Mûsâ: “İşte aradığımız bu idi” dedi. Bunun üzerine tekrar izlerini takip ederek gerisin geri döndüler. Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, kendisine tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.

Mûsâ ona, “Sana öğretilen bilgilerden bana, doğruya iletici bir bilgi öğretmen için sana tabi olayım mı?” dedi. Adam şöyle dedi: “Doğrusu sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin.” “İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredebilirsin?”

Mûsâ, “İnşaallah beni sabırlı bulacaksın. Hiçbir işte de sana karşı gelmeyeceğim” dedi. O da şöyle dedi: “O halde eğer bana tabi olacaksan, ben sana söylemedikçe hiçbir şey hakkında bana soru sormayacaksın.”

Derken yola koyuldular. Nihayet, bir gemiye bindiklerinde (adam) gemiyi deldi.Mûsâ, “Sen onu içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu, şaşılacak bir iş yaptın.” dedi. Adam, “Sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin, demedim mi?” dedi.

Musâ, “Unuttuğum için bana çıkışma ve bu işimde bana güçlük çıkarma!” dedi. Yine yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocukla karşılaştıklarında adam (hemen) onu öldürdü.Mûsâ, “Bir cana karşılık olmaksızın suçsuz birini mi öldürdün? Andolsun çok kötü bir iş yaptın!” dedi. Adam, “Sana, benimle beraberliğe asla sabredemezsin demedim mi?” dedi. Mûsâ, “Eğer bundan sonra sana bir şey hakkında soru sorarsam, artık benimle arkadaşlık etme. Doğrusu, tarafımdan (dilenecek son) özre ulaştın (bu son özür dileyişim)” dedi. Yine yola koyuldular. Nihayet bir şehir halkına varıp onlardan yiyecek istediler. Halk onları konuk etmek istemedi. Derken orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördüler. Adam hemen o duvarı doğrulttu.Mûsâ, “İsteseydin bu iş için bir ücret alırdın” dedi. Adam, “İşte bu birbirimizden ayrılmamız demektir” dedi. “Şimdi sana sabredemediğin şeylerin içyüzünü anlatacağım.” “O gemi, denizde çalışan bir takım yoksul kimselere ait idi. Onu yaralamak istedim, çünkü onların ilerisinde, her gemiyi zorla ele geçiren bir kral vardı.” “Çocuğa gelince, anası babası mü’min insanlardı. Onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk.”

“Böylece, Rablerinin onlara, bu çocuğun yerine daha hayırlı ve daha merhametli bir çocuk vermesini diledik.”
“Duvar ise şehirdeki iki yetim çocuğa ait idi. Altında onlara ait bir define vardı. Babaları da iyi bir insandı. Rabbin, onların olgunluk çağına ulaşmalarını ve Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarmalarını istedi. Bunları ben kendi görüşüme göre yapmadım. İşte senin, sabredemediğin şeylerin içyüzü budur.” dikkat çekici olan bu ayetler de Hızır ve ya başka bir isim geçmemesine rağmen ‘kullardan bir kul’ veya ‘o kul’ diye nitelendirilen kişinin bütün tefsir kitapları ve hadisler de Hızır olarak adlandırılmasıdır.

DERSIM YÖRESINDE HIZIR INANCI
Hızır orucu ocak ayın da tutulur. Düzgün orucunda olduğu gibi bu oruçta aşiretler arasında sıra ile tutulurmuş ve dört hafta da bitermiş. Bunun içindir ki ocak ayına Dersimce de asma Xélas denir. Orucun aşiretler tarafından ayrı ayrı tutulmasının nedeni ise Hızırı’n bilinmeyen bir tarihte aşiretin kutsal mekanına (Dersimce de buna Hews yadan Bono Pil denir) misafir olmasıdından kaynaklanır. Bundan dolayı her aşiret Hızırın kendisine misasir olduğu haftada tutarmış. Oruç Şeğsen’u ile başlarmış. Ikinci hafta da Demenu, Heyderu, Alu, Arezu, Karsanu, Lolu, Bolu aşiretlerine geçer, üçüncü hafta da Kuresu ve Seydu aşiretlerinden sonra dördüncü hafta da Dewres Cemalu, Aguçanu, Sarı Saltuku ve diğer aşiretlerle son bulurmuş. Günümüzde bu oruçta bir hafta da tutuluyor, genellikle ocak ayının üçüncü salı, çarşamba ve perşembe günü tutulur ve perşembe günü kurban kesilir ve akşam da cem tutulur. Hızır orucu aynı zamanda yeni yılı karşılama yılıdır. Paso newe bu ayda tahtına oturur. Dengeler yeniden belirlenir. Hızır da bu yeni dengelerin belirlemesin de hazır ve nazırlığıyla önemli bir yer tutar. Raa Haq de Hızıro Xélas, Hızıro Nebi ve Hızıro Ilas olamak üzere bir üçlü var. Orucun üçgün sürmesi buna bağlanır. Efsaneye göre Hızır hal ve hareketlerinde tamamen serbesttir ve kimseye karşı sorumluluğu yoktur. Bunun nedeni şöyle anlatılır; “Dara düşen herkes Hızır’ı çağırır ve O da imdada yetişirmiş. Bu durumdan rahatsız olan Melekler durumu Tanrıya bildirir ve dara düşenlerin Tanrı yerine Hızır’ı çağırdığını ileterek bu durumdan rahatsız olduklarını iletirler.

Tanrı bundan haberdar olmadığını ve gerkeni yapacağını söyler ve Cebrail’i huzura getirmesi için Hızır’a gönderir. Cebrail Hızır ile birlikte geri gelir ve Hızır Tanrı’nın huzuruna çıkarılır. Tanrı anlatılanları Hızır’a iletir ve bunların dogru olup olmadığını sorar. Hızır anlatılanların doğru olduğunu onayladığı sırada aniden eliyle bir şey tutup kaldırır gibi yapar. Tanrı ne yaptığını sorduğunda, Hızır bir geminin fırtınaya tutulduğunu ve batmak üzere iken kendisinden yardım istediklerini ve kendisinin de gemiyi kurtardığının söyler. Tanrı bakar ki gerçekten denizde fırtına içinde bir gemi bir şey olmamış gibi yoluna devam ediyor. Bunun üzerine Tanrı Meleklerine dönerek Hızır’ın serbestir ve istediğini yapabilir der.”

Dersimce de Hızır’ın bir ünvanı da “Hizır’e sate tenge” dir. Xélas da Hızır yaşlı ve yoksul rolünde evlere misafir olur ve onları sınar. Bu sınamada kalbi temiz olmayanlar yaşlının Hızır olduğunu anlamazlar ve hayır duasını almazlar. Bu sınamanın gerçekleştiği yerden biride Jivan Hanıd’ır. 12 arkdaş sıladan evlerine dönerken bu handa konaklarlar. Hırız orucu zamanıdır. Akşam yaşlı ve yoksul biri hana gelir ve 12 sılacınında bulunduğu toluluğa, Hızır aşkına bana bir yer verin der. Kimse oralı olmaz. Hancı da yaşlıyı dısarı atar. Bu hanın yukarısında ise ikinci bir han vardır, aşağdakine nazaran daha eski ve bakımzızdır. Sahibi de yaşlı biridir. Yaşlının oğlu, kendi hanlarında kimse olmadığı için, aşağıda ki handa eğlenmeye gitmiş. Yaşlı hancı oğlunu almak için aşağı hana giderken, bakımlı handan atılan yaşlıya rastlar. Hal hatırdan sonra yaşlı hancı meseleyi öğrenir ve oğlunu almadan soğuktan titreyen yoksul yaşlıyı alır ve kendi hanına götürür. İlgi ve alaka gösterir, konuğunu rahatlatmak için elinden geleni yapar. Sohbete dalarlar, vakit ilerler ve birden bire büyük bir gürültüyle ve sarsıntıyla silkinirler. Ne oldu demeden çığ gelir ve yukarı hana hiç bir zarar vermeden aşağı hanı yerle bir eder. Yaşlı hancı ah oğlum diyerek kendisini dışarı atarken, yaşlı konuk ev sahibine, korkma oğluna bir şey olmadı, kurtuldu der ve sır olur.
Hızır orucu da diğer oruçlar gibi saat 24.00 da başlar fakat diğer oruçlar gibi gün batımında bozulmaz. Hızır orucu gün kararmaya başlayınca bozulur, nedeni de Hızır’ın dağbaşlarında, fırtına ve tipiye tutulan yolcuları kurtarmakla uğraşmasıdır. Hızır orucunda yeme ve içmede bir kısıtlama yoktur.

Yapılan ritüeller şunlardır: Bekar gençler perşembe günü oruçlarını bozduklarında su içmezler. İnanca göre su içmeyen gence rüyasında kim su verir genç onunla evlenir.

Perşembe akşamı Qawuta Hızir denen kavrulmuş buğday unu bir tabağa konur ve yanında mum yakılarak evin bir köşesine bırakılır. Sabah unda her hangi bir iz görülürse Hızırı’ın haneye uğradığına inanılır ve ev sahibi önceden belirlediği Hızır kurbanından başka bir şükran kurbanı keser. Perşembe günü Hızır kurbanı kesilir ve nohutla birlikte pişirildikten sonra dağıtılır. Hızır kurbanı çiğ dağıtılmaz. Hızır Kurbanı bir kaç ay önceden belirlenir, genellikle 4 yaşında ki bir koç veya tekedir. Kurban sahibi kurbanı belirledikten sonra bunu her kese bildirir. Bu aşamadan sonra kurban dokunulmazlık alır. Kimse dövmez, hakaret etmez, saygı ile yaklaşılır. Kışın başlaması ile kurban diğer hayvanlardan ayrı tutulur ve özel beslenir. Perşembe akşamı cem tutulur.

“Hok” adinda olan bir bava varmış. Hok, Hızır Göl’de çok kalır, buraya hizmet eder. Bunun, çok güzel bir kısrağı olur. Günlerden bir gün, kısrağının dizginlerini tutarak, bu önde, kısrağı bunun peşinde Hızır Göl’ın kıyısında yürüyormuş. Biraz yürüyünce dönüp arkasına bakıyor ki kısrak yok. Kısrağın gemi havada, dizginler bunun elindeymiş. Üstelik kulaklarına da ayak sesleri geldiğinden aldanmış. Meğrersem atı bunun peşisıra gelmiyormuş.

Hok, ortalığa göz gezdirerek kısrağını arar. Kısrağı aşağılarda bir yerde, Bozat’ı da onun üstüne çıkmış haliyle bulur. Bu, koşarak yanlarına gidinceye dek kısrak dölünü alır. Bozat da kaçıp gölün sularına dalarak gözden kaybolur. Hok, bu durumu görünce işin farkına varır ki, göle dalan at Hızır’ın Bozat’ıydı.

Vakti süresi dolunca kısrak beyaz bir tay doğurur. Kapı komşu bu taya bayılır. Gelen geçen Hok’tan bu tayı ister. Hem de karşılığında altın, mal mülk ve hatta tarla teklif edenler çıkar. Buna rağmen o, tayı kimseye vermez.

Birgün tayla kısrağı alarak gölün kıyısına gider. Hok’ın gönlünden aslında Bozat’tan yine bir döl almak geçiyor. Bu, gölün kenarında oturup Hak’ka yakarır. Biraz geçince Bozat gölden su yüzüne çıkar ve kısrağa bir bakış bile atmadan gidip tayın yanıda durur. Sonra tayı kaptığı gibi gölün sularında kaybolur. Hok kendi kendine döğünür, el kol sallar, yalvarır yakarır her ne yaparsa bir şey elde edemez.Gölden ne Bozat çıkar, ne de tayı. Hızır, Hok’a verdiği gibi geri de alır.

Hızır Göl’un üstünde yalnız Hok değil, daha birçok önemli kişi kalır ve hizmet eder. Bunlardan biri de Hesen Efendiyê Baskoye’dir. Hesen Efendi, Hızır Göl’un kıyısına bir kulübe yaptırır. Birkaç tabak tencere, bıçak kaşık ve kazan ile saçayağı gibi mutfak malzemesini getirip bu kulübede bırakarak “Burayı ziyaret edenlere, kurban adayanlara gerekli olabilir.” der.

Hesen Efendi’nin Türkçe yazdığı şiirlerinden birinde Hızır Göl’ın bahsi şu dizelerle geçiyor:

“Hasani ezelden koyun çobanı
Ağır Göl’de kurar Ulu Divan’ı
Ayıracak hayvan ile insanı
Hakikat noktası varımız bizim!

“Bir keresinde birkaç asker gelip ta Golê Buyere gölünde çıkarlar. Zaten bizim o dağ taşta çok asker geziyor. Askerlerden biri demiş ki,
– Ben kendime bu gölde biraz yüzeceğim!
Arkadaşı buna razı olmamış.
– Girme! burası göl, olmaya ki içinde boğulasın!
diye uyarır.
Yüzmek isteyen de,
– Ben denizlerde yüzmüş biriyim, şu küçücük göl de ne ki!
diye diretmiş.
Asker, giyisilerini çıkarıp göle girer. Biraz yüzdükten sonra birden gölün dibine batar. Sesi sedası kesilir. Arkadaşı buna seslenir, bağırır, çağırır, döğünür her ne ederse bu su yüzüne çıkmaz.

Aradan biraz geçince bunun umudu kesilir. Arkadaşlarına,
– Mutlaka boğuldu! gidip orduya haber verelim!
Bunlar artık toparlanıp gitmek üzereyken, gölden culp diye bir ses çıkar ve asker su yüzünde görülüverir.
Kendisine,
– Gölün dibinde nasıl bu kadar kalabildin?
diye sorarlar.

O da der ki:
– Adamın biri beni gölün dibine doğru çekti. Aksakallı bir ihtiyar karşıma çıktı. Bana “Neden bu göle girdin? Yüzecek başka bir yere bulamadın mı? Buranın ziyaret olduğunu bilmiyor muydun?” diye sordu. Ihtiyara yalvardım. Dedim ki “Kusuruma bakma! Ben buranın ziyaret olduğunu bilmiyordum. Tövbe diyor bir daha asla girmiyorum!” Ihtiyar bana “Sağ ayağını kaldır!” dedi. Ayağımı kaldırdım, bana “Seni bir daha burularda görmiyeyim!” dedi ve elindeki asayla sağ ayağımın tabanına bir tane vurunca fırlayıp gölün yüzüne çıktım.
Bu asker üç koyun getirerek Golê Buyere’de kurban eder.”

Anadolu’da yasayan Alevi canlar 40 veya 50 yıl öncesine kadar Hızır ayında geleneksel olarak 7 yaş üzerindeki her Alevi can Hızır orucunu tutardı.

Çocuklar dahi Hızır orucunu tutmak için bir birleriyle yarışırlardı. Evlenip müsahip olan gençlerin sağlıksal bir sorunları yoksa, tutma zorunluğu vardır. Çünkü müsahip olacak olan gençler ikrarda geçerlerken Pir sorar Hızır orucu hak mı ? der. Mûsahip olacak olan canların dördüde aynı anda Allah eyvallah diye ikrar (söz)verirlerdi.

Alevilerin inancsal olarak yapmış olduklari ibadetlerin özü degişmez. Rütüel olarak bölgesel farklıklar vardır sadece.”YOL BİR,SÜREK BİN BİR” söylemi bunun için söylenmiştir.

Anadolu’da Alevilerin yaşadığı her bölgede Hızır orucların tutulduğu sabit bir ay ve hafta vardır. Genelikle Hızır oruçları o haftanın salı günü başlar ve Persembe akşamı son bulur. Geleneksel olarak oruçlar tutulur, Muhabbetler gerçekleştirilir, Hızır günlerine has lokmalar hazırlanır, pişirilir, kurbanlar kesilip pisirilir ve konu komşuya dağıtılır yada cem erkanlarında hep birlikte yenilir. Anadolunun bazı bölgelerinde Hızır canlandırılır, haneler ziyaret edilir, Hızır lokmas(hakkullasi) toplanır.

BÖLGELERE GÖRE HIZIR ETKİNLİKLERİ
Erzincan’nın bazı bölgelerinde Hızır Orucunun son gününde köyün orta yaşlı,ve canlar tarafinda saygınlığı olan ve bilgi birikimi iyi olan bir can, Köyün gençlerine Hızır’ı temsilen rehberlik yapar, hali vakti iyi olan canların hanelerini ziyaret ederler. Hızır lokması toplarlar. Lokma genelikle un, buğday, şeker, yağ… vb Şeklinde olur. Hızır’ı canlandıran can, lokma sahiplerine Hakk kabul etsin, Hızır bereket versin, yardımcınız ve yoldaşınız olsun diye hayırlı dilekler diler.

Hızır adına toplanan lokmaları yokluk içinde yaşayan hanelere birer pay dağıtırlar, kalan erzakla tatlı, helva, börek ve buna benzer lokmaları da Cem erkanına götürüp eşit bir şekilde pay ederler. Bazı canlarımızda hanelerine Hızırın uğradığına dair bir ize rastlarlarsa yine lokma yapıp cem erkanına getirebilirler. Yine kurban kesip, canlara lokma olarak yedirenin hanesi şen, kazancı bereketli olur inancını taşıyan canların getirdiği lokmalarda pişirilmiş kurban lokmalarıyla birlikte Cem erkanın sonunda yenir.

Ege ve Isparta’nın bazı bölgelerinde Hızır ayında oruclar tutulur, orucun son gününde bölgede oturan gönüllü canlar, hizmet hakk içindir deyip, Hızır lokmasını toplamaya çıkarlar, verilen lokmalar için hayır gülbangleri seslendirilir. Lokmaların toplanması bittikten sonra, pişirilmeden yenilen lokmalar birbirine karıştırılır, pişirilmesi gerekli görülen lokmalarda kazanların içinde Asure lokması gibi karıştırılarak pişirilir. Hızır adına toplanan lokmaların kutsallığı, lezzeti ve lokma hazırlayan canların bir aşkla ve özlerini katarak pişirdikleri lokmaların tadına doyum olmaz. Fakir -fukaranın lokması özel götürülür, kalan lokmalarıda meydan evinde Cem erkanı yürütülür, Cem erkanın son bôlümünde Seyh Bedrettinin ”Yarin yanağından gayri her şeyi kardeşçe paylaşalım”dediği gibi paylaşılıp yenir. Yada herhangi bir ulunun türbesi ziyaret edilir, muhabbetler yapılır ve hayırlar dilenir. Ayrıca dargınlar-küsler barışırlar, sazlar çalınır ve deyişler söylendikten sonra ibadet yapmanın huzuruyla hanelere mutlu bir şekilde coşkuyla dönülür.

Yozgat’tın bazı bölgelerinde Hızır ayında Yedi gün oruc tutulur. Üçnüne Meddet-Mürvet orucu denir. Orucların başlamasından bir gün önce her hanede Hızır temizliği yapılır, yatak yorganlar yıkanır, mihmanlar için yeni yatak yüzü ve çarsaflar alınır. Hızır herhangi bir mihman donunda Haneye uğrayabilir ve bizleri sınıyor diye inancı yaşatılır.

Yedi gün boyunca Cem erkanları Hubyar Ocağının dedeleri tarafindan yürütülür, dargınlar-küsler barışır, muhabbetler gerçekleştirilir.Yedi gün boyunca etli lokmalar yenmez, bitkisel lokmalar yenir, maddi durumu iyi olan canlar, çevresindeki yoksul komşularına parasal yada yiyecek birseyleri Hızır lokması olarak verir.

Ayrıca Hızır Orucları tutulmadan bir gün önce mezarlar ziyaret edilir, hayırlar dilenir ve lokmalar dağıtılır.

Sivas’in bazı bölgelerinde, Anadolu’da yaşayan diğer Alevi canlar gibi Hızır günlerinde üç gün Hızır orucu tutulur. Hızır oruçları Şubat ayının 13-14 ve 15 günlerinde tutulur. Üç gün ard-arda Cem erkanları yürütülür. Birinci ve Ikinci akşamları Kısır Cemleri gerceklestirilir. Kısır cemlerinde 12 Hizmetlerin tamamı uygulanmaz. Lokmalar etsiz yani kurbansız olur. Hızır Orucunun son günü akşamı Hızır Cemi gerçeklestirilir. 12 hizmetlerin tamamı uygulanır. Cemde Kurban yoktur, kurban yerine Tercuman vardır, Tercuman olarak da bir Tavuk kesilir.

Kavut, buğday karulduktan sonra, eskilerde küçük taşdan el değirmenleri olurdu, kavrulan buğday el değirmeninde öğütülür un olurdu. Unun bir kısmına şerbet ve pekmez karıştırılarak bulamaç halini aldıktan sonra üzerine kavrulmuş tere yağı dökülürdü bu şekilde hazırlanan bu lezetli lokmaya KAVUT denir. Kavut lokmasinin,sicak yelin esip;karlarɪn erimesɪ ve doǧanin yeșermesine vesile olacaǧɪni inancɩ tașɩr.

Hızır oruçları kavut lokmasıyla açılır.

Hüseyin Çarman
  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM
Alevi Haber Web Sitesi
masöz istanbul iddaa siteleri bahis siteleri güvenilir casino siteleri masöz istanbul film izle canl? iddaa