1. HABERLER

  2. MAKALE

  3. Ali BALKIZ : Cümbüşevi nden Cemevine..
Ali BALKIZ : Cümbüşevi nden Cemevine..

Ali BALKIZ : Cümbüşevi nden Cemevine..

“Cümbüşevi”nden Cemevi’neAKP, ALEVİLERE NE DEMEK İSTİYOR?Ali BALKIZGazetelere yansıyanlardan öğrendiğimiz kadarıyla, AKP,...

A+A-

Ali Balkız: “Cümbüşevi”nden Cemevi’ne  AKP, ALEVİLERE NE DEMEK İSTİYOR?“Cümbüşevi”nden Cemevi’ne
AKP, ALEVİLERE NE DEMEK İSTİYOR?

Ali BALKIZ

Gazetelere yansıyanlardan öğrendiğimiz kadarıyla, AKP, eski ülkücü, yeni liberal, gazeteci, köşe yazarı Alevi İslamcı, sağ düşüncenin önemli isimlerinden bir beyefendinin yol göstericiliğinde; Alevi olduğunu iddia eden bir AKP milletvekilinin taşeronluğunda, Alevilere yönelik kimi “reformlar,” “açılımlar,” “projeler” hazırlığındaymış. Buna göre, Başbakanlığa bağlı bir genel müdürlük oluşturulacak, Alevi enstitüleri açılacak, bir kaç bin yeni cemevi açılacak, buralarda dede, zakir ve hizmetliler görevlendirilecek, bu görevliler devlet memuru statüsünde olacaklarmış.

Bu hazırlıkların bir ilk adımı olarak da Başbakan Tayyip Bey; Muharrem Orucu sırasında Aleviler’le iftar sofrasında birlikte olmaktan onur duyacakmış. Tüm bu iş ve işlemler hayata geçirilirken Aleviliğin İslâmiyet’le ilişkisinin ne derecede olduğunu tartışan kesimlerle de zinhar bir araya gelmeyeceklermiş.

Başka bir habere göre ise; AKP 22 Temmuz 2007 seçimlerinde nerelerden, neden daha az oy aldığını araştırmanın peşindeymiş. Bu araştırmanın sonuçlarına göre Alevi seçmenler AKP’ye pek itibar etmemişler.

Öncelikle şu konuya değinmeliyiz ki; Tayyip Bey Aleviliği ve Alevileri tanımıyor. Tanımaması da doğal. Zira İmam Hatip Liselerinde bunlar öğretilmiyor. Halk mekteplerinde tedrisat yapsaydı, Kasımpaşalı Alevileri komşu kabul etseydi çoktan öğrenmiş olurdu bu gerçeği.

Herkes her şeyi bilmek zorunda değil elbette, bu nedenledir ki; danışmanlarla çalışıyor birçok yetkili. Ama anlaşılıyor ki; danışmanları da Tayyip Bey’i yanlış yönlendiriyorlar.

Çünkü Alevilerin Muharrem Orucu, Sünnilerin Ramazan Orucuna benzemez. Her biri kendine benzer ve benzer olduğu süre boyunca ve kendince öyle yaşayanlara göre de güzeldir. Bunu tartışmanın anlamı yoktur.

Yanlış olan Muharrem orucunu, Ramazan orucuna benzetme gayretidir. Aleviler için Muharrem orucu, o ay boyunca süren (Kerbela katliamı nedeniyle) matem-yas tutmanın, Hz. Hüseyin ve aile bireylerini anmanın, onların acılarını paylaşmanın yollarından biridir. Acıyı paylaşmanın, bunu hissetmenin, ne davul zurna ile sahura kalkmakla, ne top sesleriyle oruç açmakla, ne sahra çadırlarında yoksul doyurma görünümleriyle veya lüks otellerdeki iftar sofralarıyla, ne de politik şovlarla ilişkisi olabilir. Olsa olsa matemi şenliğe dönüştürme girişimi olabilir.

Öbür gayretlere gelince; tarihin hiçbir evresinde Aleviler, “Alevi” kimlikleriyle devlet memuru olmamışlardır. Doğalarında, duygu ve düşüncelerinde akıl ve mantıklarında böyle bir hassasiyet vardır. Çünkü “Laiklik” ilkesi henüz siyasi literatüre girmeden önce bile onlar; laikliği kendi özlerinde yaşıyorlardı. Bugün de böyledir, ne “Alevi,” ne “Sünni” ne de benzer başka bir sıfatla devlet memuru olunabileceğine inanmıyor ve bunu doğru da bulmuyorlar. “Devlet memuru,” adı üstünde devletin memuru, onun emrettiklerini, yasaların, yönetmeliklerin, yönergelerin, olmadı amirlerinin öngördüklerini harfiyen yerine getirmekle görevli kimse demektir. İnanca, kültüre, yaşama tarzına dair hangi şey devlet eli ve marifetiyle dayatılabilir ki?... Dayatılsa bile nasıl hayat bulabilir?... Kaldı ki Aleviliğin tarihi bu tür dayatmalara karşı direnmenin tarihidir. Aleviler tarih boyunca direnmenin bedelini canlarıyla ödemişlerdir. Son örneği ise; Tayyip Bey’in Karacaahmet Dergâhı’na gönderdiği dozerlerin önüne bedenleriyle durmak olmuştur.

Tezkere sorası Türk halkı kimi beklentiler içindeyken, Kuzey Irak’ta belirsizlikler sürüyorken; dağlarda onca kan derelere karışıyor ve anneler ağıtlar yakıyorken, ABD emperyalizmi yeni yeni senaryolarla her gün bir başka kesimi şaşırtıyorken, işsizlik, açlık, yolsuzluk şu boyutlara ulaşmışken, AB ilerleme raporlarında temel Alevi taleplerine dair kimi anımsatmalar yinelenmişken; AKP’nin aslında hiç de hazzetmediği “cümbüşev”lerini, birden bire “ibadet evi” statüsüne yükseltme gereksinimi anlaşılabilir birşeydir. Siyaset sarılma işidir çünkü. Sarıl ki batmayasın. Ama ne iyi ki; tarih, sarılanların birlikte batması örnekleriyle doludur.

Beklemesek, kabullenmesek, öngörmesek, “Bu kadarı da olmaz” desek de AKP’nin bu girişimlerinde kimi “Aleviler”i, düşkünleri, Hızırpaşalar’ı, safları, kendi yanında bulacağı ve bu zavallıları kullanacağı gerçeğidir. Zira, Hünkâr bize ev içindeki düşmandan korkmamız gerektiğini öğretmişti.

AKP cemevlerinde görevlendirilmek üzere 3 bin kadro açacakmış.

Korkalım ki 300 bin kişi o kapıya koşmasın!... Sonra da teselli olalım, neyse ki 293 bini aradığını bulamadı!...

Bu “açılım”ın özü şudur; AKP yönetimi ülkemizde ne denli hayat bulduğu tartışılır olan laiklikle oynarken, bu oyunda Aleviliği de bir enstrüman olarak kullanmak istiyor. Sazlardan, seslerden biri sadece. “Cümbüşevi”nden ibadet evi çıkar mı yoksa?...

Aleviliği İslamiyet’in dışında değerlendirenlerle, kendi yaptıkları Alevilik tanımını kabul etmeyenlerle de işleri olmazmış.

Bu nitelendirmeden anlaşılan ise şudur: Kimi Alevileri kazanabilir, kazandıklarımızı öbürlerinin üzerine gönderebiliriz.

AKP, bu yöntemi ile bir Osmanlı geleneğini tekrarlıyor:

Gayrimüslim çocuklarını annelerinin kucağından kopartıp al, devşir, yeniçeri yap ve fethe yolla.

Bu çağ, o çağ mı dersiniz?...

Ali Balkız / 7 Aralık 2007

Bu haber toplam 16 defa okunmuştur

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.