1. HABERLER

  2. ALEVİ KÜLTÜRÜ

  3. Dedecilik ve Hakikat
Dedecilik ve Hakikat

Dedecilik ve Hakikat

Hasan Harmancı yazdı

A+A-

Alevi ahlakında Hakikat asla yoldan çıkmaz. İnsanın cahilliği dışında bir şey yaşamının akışına müdahale edemez. Bu akışı düzenleyen cahilliğe ancak akıl ile müdahale edilebilir. Akıl ise toplumun düşünme biçiminden güç alır ve bu gücü belirleyen bir rehberlik vardır. Bu ise sonuçta yine Alevi ahlakına gelir dayanır. Yani akıl, erdem ve ahlak arasında bir döngü vardır. Son zamanlarda Alevi aklını, rehberliğini, erdemini aklına geldiği gibi yazan, müdahale eden kendinden menkul “akıllar” ortaya çıkmaya başladı. Bu hep vardı, ancak yaşadığımız alana, dünyaya, düşünme sistemimize sirayet edecek cesareti gösterecek nitelikte değildi. Bu şimdi içimizde bir döngüye dönünce, doğrusu şaşkınlıktan öte bir durum ortaya çıkarıyor. O da bilgiden öte bir egemenlik ile hareket ettiğini düşünen bir kimliklendirmedir. Bunu yaratanların önemli bir kısmı soya dayalı bir sistem savunucularıdır. Aleviliğin tarihsel kayıplarından cesaret alarak ahkâm kesen ve Yol bilgisini, İslam önerenler arasından bu sesi yükseltenler ise azımsanmayacak ölçüdedir.
Alevi toplumsallığında Alevi dedesi bu kimliklendirmenin en üst basamağıdır. Bu basamağı ise kendi aklı ile değil, toplumun aklı ve erdemleri ile ahlaklandırabilir. Yani “cahillik” de “üst akıl” da bir bütündür. Kişinin doğmuş olduğu toplum kesimi, aile ya da kastla ya da kendisini yetkinlik, eğitim ya da bilicilik üzerinden değerli bulması ile ilişkili değildir. Başını alıp giden bu yeni aklın hayata dair bir beklentisi olmadığı gibi Alevi toplumsallığına, düşüncesine, düşüne ve geleceğine dair pek bir beklentisi de yok. Onun için söylemlerinin Yol ile değil, İslam ile ilişkisi ve uyumu önemlidir. Kültürel çatışmada Alevi taraftarı ancak düşünce çatışmasında inancı dayatır ve savunur olmayı yeterli bulur. Kimlik savunusu da bu durumda eylemsel değil söylem üzerinden ve Alevi adabının belli kalıp tutum ve ifadelerini kullanmak, savunmakla yetinirler.
Alevi dedesi toplumunun öncüsüdür. Bu cesaret isteyen bir şeydir. Öncü olmak ile önder olmak aynı şeydir. Toplumunun önderi olmak doğuştan gelen bir vasıf değildir. Bu cesaret, duyarlılık ve erdemin karizmatik bir güç kazanması ile diğer öncülerin rol modeli olmayı, “bir başta vücut bulma”yı ve sessizlerin sözcülüğünü yaratır. Yaşamımızda nice öncümüz var ki, değerlerimizi en anlaşılır hale sokmakla yetinmemiş, bir de bunu savunmuştur. Toplumumuzun bedel dediği şeyin ne olduğunu göstermiştir ve Alevi toplumsallığı bu karizmatik varlıkların söylem ve eylemlerini kerametler üzerinden hayatın düsturuna, Yol ahlak ve bilgisine taşımışlardır. Çoğu eylemler ise düş ürünüdür ya da mitolojik sıçramalarla gerçekleşmiştir. Bu savunmasını ise kitle kuyrukçuluğundan daha önemli bir yolla yapmışlardır. O da sindirilmeye ya da yok sayılmaya çalışılmış kitlelerin en yüksek düzeyde savunulması ile gerçekleşmiştir. Alevi karizmatik kimliklerinin yaratıcılığı Alevi komşu topluluklarının da kendilerine katılmasına, inanç ve kültürel geçişlerine ön ayak olmuştur. Pir Sultan Abdal’ın bölgesinde yarattığı etki, Şah Kalender Çelebi’nin savaş stratejisini oluşturan yolculuğu ve çevresine toplanan kesimlerin varlığı buna örnektir. Bu, bir anlamda bilinmezliğe, çaresizliğe, yoksulluğa ve adaletsizliğe sürüklenen topluluklarını açık, anlaşılır ve saygın konuma taşınması, yeniden sosyo-ekonomik açıdan var olma çabasıdır.
Yeni Alevi literatürü yazmaya, İslam’ın yüzyıllardır dıştan ve zorlayarak, damgalayarak yapmaya çalıştığını içten yapmaya çalışan bu çokbilmişler toplumun erdemlerini boşverin, rüyasını dahi bozmaya, umutsuzluğa taşıma çabasında olmaktadırlar. Alevi topluluğu top yekûn olarak kendisini yok etmeye yönelmiş olan iktidarlara karşı çok yönlü mücadele edip, muhalifliğini yükseltirken, onların derdi Alevilerin, Aleviliğin ne kadar Müslüman olduğuyla ilgilidir. Aleviliği yok sayan, tarihinde yaptığı katliamlarla övünen iktidarları açıktan savunmasalar da, iktidarın yarattığı olanaklardan yararlanmayı değerli sayarak onları onaylamaya, onlara biat etmeyi sessizce gerçekleştirmektedirler. Muhalif Alevilerle ilişkiye girmeyi boşverin, Alevi’yi yok eden sistemin aklı, duygusu, savunucusu olmayı nimet saymaktadırlar.
Alevi olmak bir anlamda gücünü gericilikten alan İslam karşısında kendini ortaya koymaktır. Bu nedenle olmazsa olmaz mücadele alanlarının başında laiklik, demokrasi ve adalet gelmektedir. Çünkü yaşanır bir dünya kurmanın mümkünlüğü buradan başlar. Bu Alevi dedecileri de laiktir, demokrattır ancak otokritiktirler. Düşünceleri ve geleneklerinin kendilerinden oluştuğunu, Aleviliğin onların taşıyıcılığı ile mümkün olduğunu düşünürler. Laiktirler ancak yaşamın laiklik değil, Alevi mistisizmi ile oluşabileceğini düşünür ve savunurlar. Alevi düşüncesinin tanrısal ve İslamist ilkeler dışında kalamayacağını savunurlar. Alevi isen cemde, Hakk’a yürüme erkânlarında ve diğer erkânlar da laikliği değil olağanüstü tanrı, ilkeleri, peygamberi, onun insanlığa müjdelediği cenneti; yasakladığı, haram kıldığı şeylere uymayı elzem sayarlar. Dedecilere göre bu yasak ve kitap hikâyesine inanmıyor ve gereklerini az buçuk yerine getirmiyorsanız Alevi değilsinizdir. Günümüz İslamistleri gibi demokrasi kendi söylediklerinin uygulanması, kendi düşüncelerinin kabulü ve uygulanması sırasında laik ve tanrıcı ikilemde kalınması; bunların aynı terazide taşınılarak hastalıklı bir ruh ile inanma, erkânların kirletilmiş dilini sahiplenmeyi Alevilik sayarlar. Neden; çünkü “atadan böyle gördük” yalanı! vardır ortada. Bu yalan niye ortada dolandırılır; o da toplumun sorgulamadan savunmasını, geleneğin bu olduğuna ve atalarının doğrudan, Alevilikten sapmış olamayacağını kabul ettirmek ile ilgilidir. Bir anlamda amaç atayı öncü sayıp, o öncülük üzerinden gerçeğin bu olduğuna mecbur bir toplumsal durum yaratmaktır. Piki, bu gerçek mi? Ne yazık ki hayır, gerçek değil. Çünkü atasının en az iki yüz yıl önce almış olduğu bir icazeti ne dil olarak ne de öncü rehberlik ve kimlik olarak okuyabilecek bir organ, kurum ortada yok. Topluma ilan edilmemiş icazetcilik, toplumun yaşam tarzı olarak öykündüğü ancak ortada olmayan bir toplum düşü var ortada. Neredeyse hiçbir mürşitlik, pirlik, rehberlik okulu işlemezken zaten bu mümkün değil. Hem laikler hem de devlet onlara maaş bağlasın diye yapmadıklarını bırakmazlar. Hem laiktirler hem de belediyelerin verdiği mekânları halkın rızalığını almadan, halkın vergisini çarçur edenlerin dümen suyuna uyarak o mekânları kullanırlar. Laikliğin, adaletin altını oymak için bir anlamda her şeye uyarlar, ortak olurlar.
Alevilik güç topladıkça toplumsal direnişi ve beklentilerinin yaygınlaşması da o oranda talebe dönüşebilir. Bu mücadele Aleviler açısından bitmek yerine daha da yükseltilmek durumundadır. İslamizasyon ile gericiliğin kol kola girerek tarihte defaten denenmiş iktidar biçimlerine yeltenmektedir. Bu Türkiye sınırlarını aşmaktan da öte bir hal almış ve bir bütün olarak Ortadoğu’nun mazlumlarına yönelmiştir. Gerekçesi ise İslam’ın bu yüzyılda uygulanabilirliği olmuştur. Uygulama içinde en önemli neden-sonuç ilişkisi ise kadınlar üzerinden kurulmaktadır. Ortadoğu’daki bu savaşın görünür en geniş mağduru kadınlar ve onların kollayıp korumaya çalıştıkları çocuklarımızdır. Bu nedenle gözler İslam’ın en karanlık anında kadına ne yaptığı üzerine çevrilmiştir. Ne düzeyde olursa olsun bir dinin yasası olarak düşünülerek seyirci kalınacak bir gerekçe olamaz. Ortadoğu’da kadınlar üzerinden yürütülen katliam bu kadar yükseltilirken “incirin çekirdeği” ile karşı durmak, mazlumiyeti sahiplenmeyi bir yana bırakın, Aleviliği İslamist dünya ile yakınlaştırmak dahi insanlığa karşı suç işlemektir. Alevi toplumu öncüsüyle, örgütlü ya da değil tüm kesimleri ile ayrımsız olarak kendi kadınları da içinde olmak üzere böylesi bir savaşın parçası olamaz. Muhalif ve doğrudan karşısında olmak durumundadır. Savaşın parçası olmak doğal olarak sadece “elde silah” olmakla olmuyor. Silah karşısında daha keskin silahlarda vardır. Bunu kullanma ve sahiplenme gücü çoğu zaman Alevi öncülüğü tarafından savunulmuş ve yaşama taşınmıştır.
Dinlerin kadına biçtiği yasaklar ve erkeklere sunduğu özgürlükler Alevilik için geçerli olmamasına ve bu yüzden Alevilerin damgalanmasına karşın, Dedecilerin bunu görmeyip de kendilerinin de Adem-Havva hikayeciliğinden doğan, yaratılan insanlar olarak Allaha ihsan ve şükür içinde bulunmaları, dilek ve temennilerini yaratıcının kudretine nail olabilmek üzerine kurma çabaları Aleviliğe ihanetten, Aleviliği tarumar etmekten farkı yoktur. Böylesi bir süreçte cemevlerin de, ritüel ve erkânlar da kadınları yasaklayan, kadınlığı yasaklayan bir zihniyeti işletmeleri taraflılık olarak İslamist ideologlara damla damla cesaret ve güç taşımaktır. Özellikle de İslam’ın görünür yasaklarının bu yüzyılda sahiplenilmesinin Aleviler için nasıl bir karşılığı olduğunu sorgulamamak bu dedecilerin her eyleminde daha da görünürdür. Dinlerin hayatımıza getirdiği karanlığı bir yana bırakın, kadınların köle olarak satılması ve bunun fetva ile desteklenmesini bu çağda uygulama olarak görülmesi rağmen susmak mümkün mü? Yetmiyormuş kadını mal esaslı satışını, borsada işlem görmesini destekleyen zihniyetlerle aynı dini, imanı, ahlakı ve inanç esaslarını hala “kadın hakkı” dinimizde şöyle böyle diyerek aklamaya çabalamak üzere makale ve açıklamalarda bulunmak, Alevi olarak kadına yapılan haksızlıkları övme yarışına girmek yaşamımızı daha da boğmaktadır.
İnançları farklı olması nedeniyle, mazlumların egemen dinlerin tapıncıları tarafından dinen katledilmesi bir yana, kadın haklarını uygar düzeyde savunamayacak kadar din ile gözlerini bağlamak sorunudur. Alevilik öğretisi böylesi bir katliamı hiçbir canlıya reva görmez ve bununla mücadele eder. Toplumların delirtildiği, çılgınca sürüklendiği; karanlık, yıkım ve öldürmenin olduğu yerde hangi din savunulabilir. Alevilik bunu savunmaz. Siz Alevilik adı altında bunu savunacak hiçbir tarihsel ya da aklı unsur bulamazsınız. Ancak dedeciler kadınların cemevlerine girişlerinde ellerinde başörtü, kadınları örtünmeye mahkum edercesine dayatmaları bulunmak adım adım İslamist iradeye destek olmaktan başka bir amaç taşıyamaz.
Din sonuçta tarihsel olarak insanlığın birikimidir. Günümüzde din inananları açısından değil, “inanmayanları” açısından tartışılmalıdır. Yani, inananın kamusal olarak dinini savunman ve beklentilerini yerine getirmekten öte inanmayanı rahatsız eden boyutunu görünür yapılmak durumundadır. Aleviliğin diğer dinlerle siyaseten ve felsefi olarak yüzyıllardır mücadelesinin en önemli nedenlerinden birisi de tektanrılı dinlerin baskınlığı ve yaşamı şekillendirme isteğidir. Babailer Savaşı, Şahkulu İsyanları, Kalender Çelebi Ayaklanması ve devamı isyanlarda hep bu hak gasplarına, iktidarların din için insanlığı karanlığa gömme tutumuna direniştir.
Alevinin bir dini, yasalarında/yasaklarından dolayı savunması, olağan görmesi, sahiplenmesi kendi tarihini de inkâr etmesidir. Alevi kişi, böylesi bir durumda; Yol bilgisi olsun olmasın, Yol’a göre belli kastlara dâhil olsun olmasın, ocaklı olsun olmasın sorunludur.
Alevi olmak, Alevi öncüsü olmak hümanizma ve hoşgörünün yükselmesi için yola çıkmaktır. Alevi aklı ve bilgeliği der ki; “Akıl süzgecinden geçmeyen hiçbir şey şeri (yasa) olamaz”. Tarihsel olarak kurumsallığıyla övünç duyulan ve Aleviliğin taşıyıcısı olan kurumları kişisel handikap ve inanç bazında savunan, soydan kaynaklı şecere arşivcisi dedeci bu insanların Alevi hakikatini değil, savaştığımız zihniyetin Aleviliği boğması için mücadele ettiği ortaya çıkmaktadır. Öncü, sözcü ve gözcü olanın hayat hakikatini bilmeyip de, olağanüstü tanrıcılığı sahiplenmesi, Alevilikte kurumsallığı belirgin olan edep - erkânı dışında din aranması, başka dinlere öykünmesi, Alevilik yolunda yetişilmediği, gidilmediği, şeriatı, İslam genel kültürü üzerinden kopyacılık yapılmak istendiği anlamına gelir. Dedecilerin Aleviler arasında Enel Hak deyip bir yandan da Muhammedi tevhide sığınmaları kültürel kalıplarındaki bozulmayı da umursamadıklarını gösteriyor. Hiçbir dinin dilini bilmeden, yazmasını bilmeden, özgün metnini okumayı sökmeden bunları Alevilik saymak o öncülüğün çoktan çöktüğünü ve Alevinin başının çaresine bakamadığı için bu dedecileri hoş görmek, sahiplenmek durumunda kalındığındandır. Çoğunun Aleviliğin düşünsel ve felsefi açıdan zengin edebi dünyasını, keramet enginliğini umursadığı pek düşünülemez. Çünkü edebi zenginlik ve kerametlerin yol göstericiliği aynı zamanda Alevi düsturlarını da her an hatırlatıcı ve öğreticidir.
Üstelik Alevi kurallar dünyasının işletilmesini çok savunmalarına karşın kendi içlerinden birisinin kuraldışı tutum ve hareketleri konusunda çoğunun bir sessizlik, görmezlik, duymazlık içinde olması da değerlerimize hangi yönden ne kadar sarıldıklarını ifşa ediyor. Hace Bektaş Veli ve diğer dergâhlarda iş bölümü aş bölümü, hakullah bölüşümü konularından başlanarak, bir düzenlenime gitmeyenlerin canı sıkıldıkça Aleviliğin “sevgi, saygı, can olma, düsturlarını savunmaları, “pirincin içindeki beyaz taşların” ayıklanmasını öğütlemek ne kadar gerçekçi ki. Alevi toplumunun daha ileri giderek sorması gereken bir soru var; bu beyaz pirinçler ne kadar pirinç? Pirinç diye eli öpülesilerin Hakikat ehli olduklarını kim ayıklayacak? Kiminin “gönül hastalığı”, kiminin rızalık sorunu, kiminin politik hastalıkları Alevi toplumundan nasıl ayıklanacak. Bunun karşısında Alevilerin hep susacağı mı sanılır. Pir Sultan Abdal ne der: “Bozuk düzende sağlam çark olmaz”. Hakikat hepimiz için. İkrarı olanın susması hak mıdır? Bu durumun çok da uzun ömürlü olamayacağını onlarda, dünya âlem de biliyor.

Hasan Harmancı


Kaynak: Alevi Türküleri

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.