Şirin Cemgil ile Söyleşi

Şirin Cemgil ile Söyleşi

05/06/2018 0 Yazar: Alevi Haber

Şirin Cemgil ile bu söyleşiyi 1992 yılının Kasım ayında Almanya’nın Duisburg kentinde yapmıştım. O güne kadar hiç kimseyle söyleşmemişti Şirin, kırmadı beni, buluştuk, fotoğraflar verdi bana, bir de Sinan için yazdığı şiirleri.
Söyleşi 1992 Kasım’ında yapıldı, Şirin yazılı hale getirdiğim söyleşiyi okudu, onayladı ve yayınladı Özgür Gündem Gazetesi’nde. O günlerde bu söyleşiyi internet ortamına aktarma olanağımız yoktu. Gazete sayfalarında yitip gitti bir bakıma. Onlara saygım sonsuz, bu söyleşinin gençler tarafından da okunmasını diliyor gönlüm. Bu nedenle o günkü haline hiç dokunmadan buraya alıyorum söyleşiyi.

“ŞİRİN İLE SİNAN

Bilinir Ferhat ile Şirin’in öyküsü. Ferhat Şirin için dağları delmişti. Ama Sinan çok sevdiği halde sadece Şirin için kavgaya girişmedi. Onun sevdiği Şirinler milyonlar, milyarlar kadar çoktu. Canını ortaya koydu, bütün Şirinler sevdikleriyle mutlu bir dünyada insanca yaşasınlar diye. Dağları delmedi Sinan ama dağlara çıktı, kurtuluşun ilk adımlarını oradan atmanın doğru olduğuna inanıyordu.
Zordu dağda yaşam, zorluydu dağda kavga, ama bütün zorluklara katlandı Sinan. Sevdiği vardı İstanbul’da, oğlu vardı, isteseydi İstanbul’da mimar olarak yaşardı. Zengin de olurdu belki. Ama o “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç” diyenlerdendi.
Sinan Cemgil Nurhak Dağı’nda girdiği çatışmada öldürüldü. Şirin yaşıyor.
Saçları ağarmış ama gözlerinde yaşamın umudunun pırıltılarıyla buldum onu. Bir çoğumuz onu hiç görmeden adından çokça söz etmiştik. O Sinan’ın sevgilisi, eşi, yaşam arkadaşıydı. Sinan da onun.
Onu Almanya’da bulabileceğimi hiç düşünmemiştim. Bir toplantıda onunla karşılaşınca aklıma ilk olarak Sinan geldi. Sinan’ın özel yaşamı ile ilgili bilgileri en iyi ondan öğrenebileceğimi düşündüm. Kendisine söyleşmeyi önerdiğimde karşı çıkmadı. Bu güne kadar bu konu üstünde kimseyle söyleşmediğini de eklemeyi unutmadı.
Devrimcilerde nedense bir gelenek oluşmuş, devrim kahramanlarının hiç özel yaşamları, sevdaları, sevgileri yokmuşcasına davranılmıştı. Bu hiçbir yazılı yasası olmayan bir davranış biçimiydi.
Sinan’ın yaşamının önemli bir kısmını paylaşmış arkadaşını bulunca bu yazısız yasağı da delebilmek için onunla sadece Sinan’la olan sevdaları üzerine konuşmak istediğimi belirttim.
Beni kırmadı. Bütün bir gün onunla Sinan ve geçmiş mücadele üzerine söyleştik. Şirin’in saçlarının hemen tamamı ağarmıştı ama içinde gencecik, Sinan’a aşık bir kız yatıyordu.
Bu gün Türkiye’de mücadele belirli bir noktaya gelebildiyse yaşamlarını seve seve bu uğurda verenlerin uğraşları sonucunda oldu bu. Onları bir de sevdalı yönleriyle okurlara tanıtmak istedim.

– Sinan’ı nasıl tanıdığını bize anlatır mısın Şirin?

“Onunla ilgili yazdığım kitapta ilk tümce “Sinan kim” diye başlıyor. Bir arkadaşım bana ‘ODTÜ’de Sosyalist Fikir Klub’ü başkanı Sinan oldu, biliyor musun’ dediği zaman ‘Sinan kim’ diye sormuştum, şaşırdı, ‘Tanımıyor musun’ dedi. O kadar ısrar etti ki ben de esmer, bıyıklı, uzun boylu biri mi dedim. Tabi o sırada çevrede bu tipte bir çok insan vardı.
FKF (Fikir Klupleri Federasyonu) kitaplık sorumlusuydum ve yayınların dağıtımıyla da ben ilgileniyordum. FORUM Dergisi’nin ODTÜ’de dağıtımını da yapıyordum. Bir gün okula dergileri götürürken Arif diye bir arkadaşın yanında genç birisini gördüm. Selamlaştık. O çocuğun ne kadar güzel güldüğünü düşündüm. Ama onun Sinan olduğunu yine bilmiyordum.
Dağıttığım dergilerin paraları bir türlü gelmiyordu. Onları toplamak için yine okula gitmiştim. Kantindeydim. Orada daha önce Sinan zannettiğim biri oturuyordu. Ona Sinan diye bağırdım. Çocuk geldi, biliyorsun ben Sinan değilim dedi. Ben de, önemli değil sen FKF üyesi değil misin, dergilerin parasını istiyorum dedim. Tamam ben seni onlara götüreyim dedi. Sosyalist Fikir Klubü’nün odasına gittik, ama orada kimse yoktu.
ODTÜ’de Behice Boran’ın bir konferansı vardı. Oraya gittiğimde konferans başlamıştı. Birden ışıklar söndü. Arkadan bir delikanlı yürüdü, durumla ilgilenmeye başladı. Her halde Sinan bu diye düşünmeye başladım Konferans bitti, marşlar söyleniyordu. O dönem söylenen marşların bazı dizeleri şöyleydi:
‘Ankara’nın taytır yolu
Nato üssü sağı solu
Türkiye Nato’dan çıksın
Yoktur bunun başka yolu’
Veya
‘Tanklarıyla toplarıyla gelseler dahi
Sosyalist olacak Türk’ün ülkesi..’
Marşlar söylendikten sonra önümdeki delikanlının omzuna vurdum, ‘Sinan sen misin’ dedim. ‘Evet’ dedi. ‘Şu bizim dergi paralarını verir misin’ dedim. ‘Tamam’ dedi ama o anda ben paraları yine alamadım. Onlar konuşmasını bitiren Behice Boran’ı almış uzaklaşmışlardı. Daha sonra Çankaya TİP binasında Sinan’la daha iyi tanıştım.
ODTÜ’de ‘Gençliğin Türkiye’deki kalkınmada yeri’ konulu bir seminere gitmiştim. Sinan da oradaydı. Sinan konuşmacıydı ve çok güzel konuşuyordu. O konuşurken birden bire bir duygu beni arkamdan Sinan’a doğru itti. ‘Ne oluyor’ diye düşündüm. Açık oturum bitince Sinan salona geldi ve ben sadece merhaba diyerek uzaklaştım. Sinan sonradan ‘Öyle kötü olmuştum ki tahmin edemezsin’ diyerek açıkladı o andaki durumu. Onda duygu daha önce başlamıştı.”

-Kim söyledi önce sevdiğini?

“Hiç kimse söylemedi. Aramızda aşk zaten elle tutulacak biçimde akıyordu. İşin en güzel yanı da buydu galiba. Bir gün onların mimarlıkla ilgili bir çalışmaları vardı, maket yapıyorlardı. Ben de yardımcı oldum. Sonra Can Savran, Sinan ve ben sabahın köründe salep içmeye gittik. Ankara’nın salepçileri meşhurdur. Döndüğümüzde Can bizi ekti. Sevda ortadaydı. Bir eve girdik. Uzun bir koridor vardı. Geride kaldım. Sinan döndü baktı ve geldi bana sarıldı. Kimse bir şey söylemek zorunda kalmadı böylece.”

-Sinan’ın en belirgin özellikleri neydi?

“Karşısındakinin bütün sorununu kendi sorunu gibi algılıyordu. Bütünüyle bir şeyin içine girerdi. Bir işi yarım yamalak yapmasını hiç sevmiyordu. Seviyorsa, sevdalıysa vücudu, ruhu, duygularıyla severdi. Dostsa bütün yanıyla…Yüzüyorsa çok iyi bir şekilde yüzmek, tadını çıkarmak isterdi. İçtenlik dediğimiz olgu onda elle tutulur bir şekildeydi.
Bütün bunları onun sevgilisi olarak abartmıyorum. Bazı insanlar belli ışıklar yayar. Sinan’dan yayılan ışık öyle etkiliydi. İçtenliği, neşesi, kızgınlığı elle tutulurdu, sevinci elle tutulurdu. Çok yönlü bir insandı. Yetenekliydi, çevikti, atikti, sevgililik sırasındaki ilişkileri ise harikuladeydi.”

-Hiç kavga ettiniz mi onunla?

“Kavga etmedik. Hiç kavga etmedik. Sinan’da vurulduğum yanlardan biride kadınlara takındığı tavırdı. Tanımadığı kadınlara yapılan hakaretlere bile dayanamaz hemen kavgaya girişirdi.”

-Gerillaya katılmaya karar verdiği zaman aranızda her hangi bir tartışma oldu mu?

“Siyasi olarak daha önce de çok tartışmalarımız olmuştu. Gerilla sorunu daha sonra çıktı. O sırada ortalarda sadece konuşuluyor olmasına çok canı sıkılıyordu. Kendilerinin ‘Cezayir karıncaları’ olduklarını söylerdi. ‘Bir çukur var, o çukuru doldurmak gerekir’ diyordu. Leninist bir partinin oluşması ile ilgiliydi düşünceleri. Bence dağa çıkma olayı da bu konuda adım atma ile ilgiliydi. Bu konularda tartışma çıkmadı. Bir ara ‘Sevdiğim sen de mi herkes gibi macera olarak değerlendiriyorsun’ dedi, yok dedim, macera olarak değerlendirmiyorum. Hareket buralardan geçecek fakat buralardan başlamayacak. Sizler belki kahraman olacaksınız, sizi imha edecekler…”

-Nurhak’ta vurulduğunu duyduğun zaman tepkin nasıl oldu?

“Tepkilerim… Beklediğim bir olaydı. İlk radyo haberlerinde duydum. Tek çaresi var acının, bu kavganın içinde olup gerekenleri yapmak. Bu konuda kafam açıktı. Diğerleriyle ayrılık noktalarımı çoktan çözmüştüm.
İnsan o sırada gerçekten elinde silahla gidip dövüşmek istiyor. O mücadelede biraz bizi yalnız bırakıp gittiler duygusu da vardı.”

-Sinan’ın öldürülmesinden sonra Şirin mücadeleden uzaklaştı, kendi yaşamını örgütlemeye girişti gibi bir takım sözler çıktı. Yıllar sonra görüyorum ki ak saçlı da olsa Şirin bir siyasi hareketin yöneticilerinden biri. Sen bu konularda ne diyorsun?

“Türkiye siyasi mücadelesinde ayakta kalmış kadınlar diye bir liste çıkarıldığında hareketi bırakmak bir yana dursun bunun adı bile edilemez benim için. Belli prensiplerden hiç ödün vermedim. O lafları edenlerin hemen hemen hepsi ise mücadeleyi zaten bıraktı. Gerekirse isim isim açıklamak da olanaklı.
O sıralarda yer altında gibiydim. Açık etmek de gerekmiyordu. Prensipli davranıyordum. İçerideki herkesi de ziyaret ettim veonlar da bunu çok iyi biliyorlar. Ama bazıları o sıralarda kendilerini dev aynalarında görüyorlardı. Onlardan değildim bu doğru, kim , ne olduğumu da tartışmıyordum zaten. Sonra da belli bir partinin içinde yer aldım.”

-Şimdi içinde yer aldığın partinin bir de gerilla örgütlenmesi var. Bunu Nurhak’la birleştirebilir miyiz?

“Benzer, ama farklıdır. Benim belki de daha önce Sinan’la yaptığım konuşmada hareket buralardan başlamaz ama buralardan geçer dediğim örgüt meselesiyle ilgili tutumun doğru düzgün hale gelmiş olması diyebilirim. Teorik olarak da o zaman böyle düşünüyordum.”

-Şirin’in politik yaşamı ne zaman başladı?

“Lisede iken 27 Mayıs’çıydık. Sonra üniversiteye geldiğimde ‘Kapitalist iktisat düzeninin tenkidi’ diye bir kitap okudum ve hayatım değişti. Çocukken babam eve gelip yine memleketlilerimizin malları satılmadı dediği zaman geceleri dua ediyor memleketlilerimizin mallarının satılması için Allaha yalvarıyordum. Üretimin içindeydim. Mal darlığını, el tezgahlarını tanıyordum. Buldanlıyım ve Buldan bir dokuma merkeziydi.
Genç kızlığımda bağımsız, inisiyatif sahibi biriydim. Lisede yatılı okudum. Politikayla ilgileniyordum. TİP (Türkiye İşçi Partisi) içinde bir çok kişiyi tanıdım. Onlara bu işin oyla mı olacağını sanıyorsunuz diyor, eleştiriyordum. İlk katıldığım eylem işçilerle ilgili bir yürüyüştü. Kozlu’da polisler üç işçiyi öldürmüşlerdi ve onu protesto yürüyüşüne katılmıştım.”

-THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) içinde yer aldın mı?

“Almadım. FKF gençlik teşkilatı kuruculuğu yaptım. TİP’e girdim. Sonra TİP’in sosyalist bir parti olmadığının ayırtına vardım. Ayrıldık. 12 Mart geldi. Doktorcu denilen grubun toparlanması içinde yer aldım. Vatan Partisi kurulduğunda reorganizasyon toplantılarına katıldım. Vatan partisi’nden ayrılıklar olunca Sosyalist Vatan Partisi kurucuları içinde yer aldım. Sonra da SVP’li olarak içeri düştüm. 12 Mart’ta beni İstanbul’da yakalayıp Ankara’ya götürmüşlerdi 12 Eylül’de ise Ankara’da yakalayıp İstanbul’a götürdüler.
Daha sonra da yurt dışına parti kararıyla çıktım. Burada gördüğün gibi mücadeleye devam ediyorum.”

Şirin ablayla Duisburg’un sisli akşamında geçmişi biraz daha konuştuk. Gençliğin mücadelesinin çığ gibi büyüdüğü ve neredeyse tüm ordu ve polisin gençlerin arkasından koştuğu günlerin anıları içinde onu bırakıp uzaklaşırken Sinan’ı bir kez daha andım.
O güzel insanların ölmediklerini bir kez daha anlamıştım.

A. Kadir Konuk

Kasım 1992- Köln