1. HABERLER

  2. ALEVİ HABER

  3. Kişisel Bir ''Başörtüsü'' Mücadele Öyküsü
Kişisel Bir ''Başörtüsü'' Mücadele Öyküsü

Kişisel Bir ''Başörtüsü'' Mücadele Öyküsü

“Dindar bir hayat sürenler köylerden kentlere gelmesin, inek sağsın, hizmetçilik yapsın, yerleri tuvaletleri temizlesin ama hekim, avukat, hakim, savcı...

A+A-

“Dindar bir hayat sürenler köylerden kentlere gelmesin, inek sağsın, hizmetçilik yapsın, yerleri tuvaletleri temizlesin ama hekim, avukat, hakim, savcı veya kamu yöneticisi olmasın diye devlet tüm silahlarını bize doğrultmuştu sanki.” (Nilüfer Pehlivan)

28 Şubat 1997'de Milli Güvenlik Kurulu'nun (MGK) “irticayla mücadele” kararlarının ardından Yüksek Öğrenim Kurulu (YÖK) ve MGK yetkilileri 71 üniversite rektörüne 'irtica brifingi' vermiş ve üniversitelere başörtüsüyle girilmesini yasaklamıştı.

İstanbul Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu’nun Şubat 1998’de çıkarttığı genelgede, "başörtülü ve sakallı" öğrencilerin derslerden çıkartılmaları, çıkmamakta direniyorlarsa dersin yapılmaması ve öğrencinin dersi engellediğine dair cezai işlem yapılması gerektiği belirtiliyordu. [1]

Genelge üzerine İstanbul Üniversitesi’ne alınmayan başörtülü öğrenciler, aylar boyunca Beyazıt Kampüsü’nün önünde oturarak yasağı protesto etti. Birçoğuna soruşturma açıldı, disiplin cezaları alarak okuldan uzaklaştırıldı.

Oturmalardan bir sonuç alınamayınca İstanbul Üniversitesi’nden bir grup başörtülü öğrenci, dikkat çekecek bir eylem planladı.

11 Ekim 1998’de on binlerce yurttaşın katıldığı eylemde Türkiye’nin dört bir tarafında ‘Özgürlük için El Ele’ zincirleri yapıldı. Polis İstanbul’da eylemcilere tazyikli su sıkmıştı, 267 kişi gözaltına alındı.[2]

Ertesi akşam İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrencisi Nilüfer Pehlivan ve arkadaşları gözaltına alınarak üç gün boyunca terörle mücadele ekiplerince sorguya çekildi.

Aralık ayında Pehlivan ve eylemi örgütlediği iddia edilen 30 kişi hakkında İstanbul DGM'de toplam 90 yıl ağır hapis istemiyle dava açıldı.

Sanıklar Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesine muhalefetten, halkı ‘kışkırtarak’ kamu düzenini bozdukları suçlamasıyla yargılandı. Pehlivan ile birlikte Akit yazarı Abdurrahman Dilipak ve Yeni Şafak yazarı Ahmet Taşgetiren de sanıklar arasındaydı.[3]

Pehlivan, eylemin öncesi ve sonrasını anlattı.

O yıllarda İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ndeydiniz. Yasak nasıl başladı?

Yasak aslında ilk olarak Cerrahpaşa’nın cerrahi bölümünde başlatılmıştı. Bölüm başkanı Kemal Alemdaroğlu 1997’de bir nevi pilot uygulama gibi başlatmıştı yasağı. Bugünkü tecrübemle geriye dönüp baktığımda Kemal Alemdaroğlu'nun uygulamaları dine ve maneviyata karşı yapılan acımasız saldırılar zincirinin basit bir halkasıymış. Ben o sırada 4. sınıftaydım ve tecrübesizdim. Olan bitene anlam vermekte çok ama çok zorlanmıştım. Aslında 96’da da Sağlık Meslek Yüksekokulu’nda yasağın başlatılacağının işaretleri olmuştu ama bunlar imza kampanyaları gibi tepkiler üzerine kısa süre sonra geri çekilmişti. 28 Şubat 1997'deki MGK tavsiye kararlarından da alınan hukuksuz destekle uzun yıllar geri adım olmaksızın bu yasaklar sürdürüldü.

Nasıl uygulanıyordu yasak?

4. yılıma devam ederken birden kıyafetimden dolayı ayrımcılığa uğramıştım. Cerrahi sınavına girememiştik mesela. Hoca ‘Başörtülü öğrenciler sınav salonundan çıksın yoksa ben çıkarım’ demişti. Biz salondan çıkmayınca bu sefer hoca sınavı iptal edip bırakıp gitmişti. Bunun üzerine disiplin kurulunda 'sınavın yapılmasına mani hal ve hareketlerde bulunmak’ suçlamasıyla karşı karşıya geldik.

Amacımız sınavı iptal ettirmek değildi, biz de diğer arkadaşlarımız gibi sınava girmek istemiştik hepsi bu. Kaldı ki o sırada örneğin dahiliyede, pediatride ve fakültenin diğer tüm anabilim dallarında derslere ve sınavlara başörtülü katılmak serbestti. Sınava engel olduğumuz gerekçesiyle benimle birlikte üç öğrenciyi disipline verdiler. Onlar bu vicdansızlarla mücadele etmekten en erken yorulan arkadaşlarım olmuşlardı ve Allah'ın emrine karşı zalimin iradesine teslim oldular, fakat ben mücadeleme devam edecektim. Soruşturmaların sonucunda sınavı engellemek mizansenine istinaden bir yarı yıl uzaklaştırma aldım ve okula gidemedim.

Tüm hocalar yasağa uymuyordu ama bir hocayı özellikle hatırlıyorum, başörtümden dolayı bağırıp hakaret ediyordu bana herkesin önünde. Bir defa “kuş beyinli” dedi. Ben de hakaret davası açtım. Mahkeme davayı fakültenin disiplin kuruluna yönlendirildi. Arkadaşlarım bu olaya şahit olmuştu ama korkup şahitlik yapamadılar, kurul da hocayı cezalandırmadı.

Hiç unutmuyorum Türk Silahlı Kuvvetleri ve devletin yönetimindeki üst düzey bürokratların “Biz devletiz. Anadolu’da tarlada çalışan kadınların kıyafetine diyecek bir şeyimiz yok, ama kamuda buna müsaade edemeyiz” türünden beyanlarının havada uçuştuğu, kendini devletin sahibi gören bir güruhun içlerindeki kinin ağızlarından taşarak ortalığa saçıldığı günlerdi.

Dindar bir hayat sürenler köylerden kentlere gelmesin, inek sağsın, hizmetçilik yapsın, yerleri tuvaletleri temizlesin ama hekim, avukat, hakim, savcı veya kamu yöneticisi olmasın diye devlet tüm silahlarını bize doğrultmuştu sanki.

Yasak fakülte geneline ne zaman yayıldı?

Kemal Alemdaroğlu 98’de rektör olarak atanınca İstanbul Üniversitesi’nin tamamına yasak getirdi. O sırada diğer üniversitelerdeki başörtülü öğrenciler hâlâ derslere girebiliyorlardı. İstanbul Üniversitesi’nin öğrencileri bir gün önce rahatça girip derslere katılırken ertesi gün aniden kapıya geldiler ve içeri giremediler. Karar bir gecede alınmış ve ertesi sabah uygulamaya konmuştu. Alemdaroğlu'nun bugün çok komik görünen akla, mantığa, hukuka, vicdana aykırı o zamanki icraatları birçok ailenin ocağına ateş düşürmüştü.

Bu sırada okulun önünde oturma eylemleri yapıldı değil mi?

Oturmalar eylem olarak planladığımız, ‘haydi eylem yapalım’ diye hazırlandığımız bir şey değildi. Her gün derse gitmek için okula gidiyor ve içeri giremeyince çaresizlikten kapının önüne oturup akşam bütün öğrenciler dağılana kadar bekliyorduk, sanki her an 'haydi artık derse girebilirsiniz'  denecekmiş gibi... Kimseye sesimizi duyuramıyorduk. Aradan aylar geçti, 98 Haziran oldu, final dönemi de bitti. Ama hâlâ bir gelişme yoktu ve her gün kapı önünde bekliyorduk.

Bu sırada yasak diğer üniversitelere de yayılmıştı, Marmara, İTÜ, Yıldız Teknik, Mimar Sinan gibi. Sayımız gün geçtikçe arttı. Cerrahpaşa’dayken 300 kişiydik, diğer bölümler ve üniversiteler katılınca sayı binlere çıktı, başörtülü olmayan arkadaşlarımız, erkek öğrenciler de zaman zaman destek amaçlı yanımızda oldular eylemlere katıldılar. Ama 98 Eylül’den itibaren, yani yeni eğitim öğretim yılında katılım azaldı, aile ve çevre baskısıyla başlarındaki örtüyü çıkarmak zorunda kalanlar oldu. Zaman geçtikçe tesettüründen zorla vazgeçirilen arkadaşlarımız da yol açtığı yıkımları hüzünle müşahade eder olduk; ama devlet aygıtını aleyhimize kullananların insaf ve vicdan gibi insan olmanın olmazsa olmaz hassalarından nasipleri olmadığından olsa gerek durmak gibi bir niyetleri yoktu.

Size destek olan akademisyenler, yöneticiler var mıydı?

Bütün bu haksızlıkları içine sindiremeyen yöneticiler de vardı elbette; ancak bize nasıl yardım edeceklerini bilemediler. Bir kısmı memuriyetten çıkarılıp işsiz kalacağından veya fişlenmekten endişe ettiklerinden bize çok da destek olmuyordu. Ama zaman acımasızca ilerliyor ve yaralarımızı derinleştiriyordu.

Dünyaya bizim baktığımız pencereden bakmadığı halde yapılan haksızlıkları sineleri kabul etmeyip “bu zulümdür!” diyen arkadaşlarıma halen duacıyım, ancak düne kadar aynı mescitte namaz kıldığımız, beraber kapı önünde beklediğimiz arkadaşlarımızın bir gecede topluca aldıkları kararla ertesi gün başı açık okula gelerek bu süreçte bizden vebalıymışız gibi uzaklaşmalarına o zamanlar aklım ermiyordu. Bize yine beklemek düştü.

Özgürlük için El Ele fikri nasıl örgütlendi? Fikir nasıl ortaya çıktı?

İstanbul Üniversiteli kız öğrenciler başlattı diyebiliriz. Okula alınmayıp kapı önünde otururken yakından tanışmış ve kaynaşmıştık birbirimizle, dost olmuştuk. Uzun yıllar birbirimizden ayrılmayacak şekilde sımsıkı kenetlendik. Halen dostluğumuz sürüyor elhamdülillah.

Kendimizi kamuya nasıl duyurabiliriz, nasıl daha fazla dikkat çekebiliriz diye beyin fırtınaları yapıyorduk. Haklıyken haksız duruma düşmemeliydik. Mücadelemiz hukuksal zeminde olmalıydı, zaten başından beri de öyleydi. İncitmemeli, zarar vermemeli, hakkımızı en güzel şekilde talep etmeliydik. Yakıp yıkmak devlet malına zarar vermek olmazdı.

Daha önce ABD’de yapılmış ve rekorlar kitabına girmiş bir el ele tutuşma eylemi vardı. Biz bu rekoru kırarız, sadece Boğaziçi Köprüsü’nde elele zinciri kurulsa bile rekoru geçiyoruz dedik. İlk aşamada düşündüğümüz buydu. O sırada farklı illerdeki okullara alınmayan başörtülü öğrenciler İmam Hatip Liseleri de dahil olmak üzere kendi aralarında gruplanmaya başlamışlardı.  Antep’ten, Urfa’dan, Malatya’dan, Elazığ’dan, doğu ve güney doğu illerinin çoğundan ‘bizi de elele zincirine katın’ diye talepler gelmeye başladı. Bunun üzerine İstanbul’dan Ankara’ya kadar kesintisiz bir zincir, diğer illerde de şehir il sınırları içinde zincirler planlayalım diye karar verdik.

El ele barışçıl bir eylemdi; çoluk çocuk, genç yaşlı ülkenin bir ucundan diğer ucuna kenetlenmek demekti. Dostluk, kardeşlik, hepimiz biriz, beraberiz, birlikte güçlüyüz demekti. Açıkçası çok büyük yankı uyandıracağını düşündük.

Diğer şehirler nasıl örgütlendi?

Bütün yaz buna hazırlandık, üç ay hiç birimiz tatile memlekete gitmedik. Hepimiz yurtlarda, öğrenci evlerinde kalmaya devam ettik. Sonra beş altı kız bir minibüste 20 gün boyunca yolculuk ettik. Her gün ayrı bir şehirde konakladık, tiyatrolarda stadyumlarda halka açık etkinlikler yapıldı ve el ele eylemi tanıtıldı.

Ömer Karaoğlu gibi sanatçılar da konserler vererek destek oldular. Siyasi partilerin il temsilcilikleri, belediyeler tek tek ziyaret edildi. Görüşmediğimiz parti olmadı, çoğu da destek olacağını söyledi, yapmayın yapamazsınız diyen olmadı. Bu fikirden dolayı çok takdir ve tebrik aldık. Çok sayıda sivil toplum kuruluşu da destek oldu.

Siz nerede katıldınız eyleme?

Biz İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt kampüs kapısının önündeydik, yani eylemlerden alışık olduğumuz ve bize alışık olan meydan. Eylemlerin kalbinin attığı meydan.

Zincir İstanbul’un batı ucundan başlayıp Bolu Dağı’nda bile kopmadan Ankara’ya kadar kesintisiz uzanmıştı. Sabah erken saatte otobüslerle, özel araçlarla Bursa, Adapazarı, Balıkesir gibi zincirde olmayan çevre illerden on binlerce kişi çoluk çocuk Bolu’ya gitti, zinciri tamamlamak için. Zincir kopmamalıydı ve kopmadı. Tek bir halkası bile.

Saat tam 11’de herkes elini yanındakine uzattı ve on dakika öylece bekledi sessizce. Milyonların sessiz çığlığı göklere yükseldi. Boğaziçi Köprüsü’nde bir değil onlarca yüzlerce el ele zinciri oluştu. Yine Beyazıt Meydanı’nda onbinlerce halkadan oluşan zincirler kuruldu. Başı açık, kapalı, genç, yaşlı çoluk çocuk ellerinde balonlar bayraklar... O gün tam bir bayram kutlamasıydı. Şimdiye kadar hiç böyle bir coşku görmemişti memleketin dağı, taşı, ovası, yaylası, deresi, çayı... Bundan sonra da belki görmeyecekti.

Bu kadar büyük organizasyon yerel kanallar dışında sadece Kanal 7'de yayınlandı. Dünyada belki bir daha asla başarılamayacak bir etkinlik armağan edilmişti ülkeme. Ancak görmeyen gözler, duymayan kulaklar vardı. Kaydı olmadığı için Guinness’e giremedi. Zaten rekorlar kitabına girmek asıl amacımız değildi; kitaba veya dünyanın gündemine girmese de ülkemizdeki dindarların istediklerinde ne denli ortak hareket edebildiklerini dost düşman herkese duyurması yönüyle benim için bir dönüm noktası olmuştur. Bu etkinlikte yer almayı nasip ettiğinden dolayı nefes aldığım sürece Rabbime şükredeceğim.

Yargılanma süreci nasıl başladı? 

Ertesi gün yani 12 Ekim akşamı polis baskınıyla kaldığımız yurtlardan gözaltına alındık. Kimseye telefon dahi açmamıza izin verilmedi. Vatan Emniyet’e götürüldüğümüzde yüzlerce kız öğrenciyle karşılaştık, eş zamanlı birçok baskın yapıldığını anladık. Altı arkadaşımla birlikte sorgulanmak üzere o gece terörle mücadele birimine alındık. Bizim dışımızdakilerin o gece serbest bırakıldığını sonradan öğrendik.

Üç gün üç gece terörle mücadelede tutulduk. Psikolojik baskı yaptılar, hiç uyumamıza izin vermediler. Bir odada tuttular, bank bile yoktu uzanabileceğimiz. Sadece sandalye vardı. Birbirimizin omzuna başımızı koyup uyur gibi olunca hemen ifadeye çağırıyorlardı. Ailelerimizle görüşmemize izin vermediler, avukat almadılar.

Eylemi planladığımız için savcılığın ilk dosyayı idam istemiyle hazırladığını duyunca çok korkmuştuk. Belki de gözdağı verme amacıyla bu söylenti yayılmıştı, bilemiyoruz. Sonuç olarak DGM’de 1-3 yıl arasında hapis cezasıyla yargılandık. Cumhuriyet’in temellerini yıkmaya yönelik bir organizasyon yapmakla suçlanıyorduk. Yargılananlar arasında gazeteciler, Ahmet Taşgetiren ve Abdurrahman Dilipak gibi toplumumuzda yazıları ve fikirleri dikkatle takip edilen aydınlar da vardı, tanıtım broşürlerini basan matbaacı bile yargılandı.

Avukatlarınız ne diyordu, nasıl bir karar çıkacağını düşünüyorlardı?

Avukatlar çok umut verici konuşmuyorlardı. Hepimiz çok korkmuştuk. İstişareler birbirini kovaladı. Kimisi “hapis cezası alacaksak bu etkinliği sahiplenelim” derken kimisi “yapmadık, etmedik” türünden kaçamak savunmalardan yana tavır koymuştu.

Savunmamı üstlenen avukatlarım da ‘Nasıl bir savunma hazırlayalım?’ diye sordular bana; iki seçenek vardı zaten: etkinliğe isteyerek katıldığımı beyan edip sahiplenmek veya tam tersi. Arkadaşlarımın çoğu korkusundan bu çok kıymetli etkinliği sahiplenemedi, ‘ben yoktum’ veya ‘görünce katıldım’ demek zorunda kaldılar. Onlara çok hak veriyorum, o günler kabus gibiydi. Ancak bu eylemde kaldırım taşı bile sökülmemişti, kimsenin burnu kanamamıştı. Balonlarla, uçurtmalarla, bayram festival havasında geçmişti. Suç işlemedik ki ceza verilsin!

Avukatlarımla yaptığım istişare sonunda etkinliğe kendi isteğimle katıldığımı, organizasyonunda görev aldığımı ve kimsenin burnunun dahi kanamadığı bu etkinliğin hukuka aykırı olmaması gerektiğine dayanan bir savunmayı tercih etmiştim.

 Savunmanız oldukça ses getirmişti, nasıl hazırlamıştınız?

Savunmamı tamamını Yeni Şafak gazetesi tam sayfa vermişti. Avukatım Muhammed Emin Özkan ve Ahmethan Yılmaz çok yardımcı oldular, kendilerine müteşekkirim. Ben bir şeyler karalamıştım ama cümlelerimi onlar şekillendirdi, çok daha güzel oldu. Üç günde ezberledim savunmayı, 12 sayfalık bir savunmaydı. Hiç şaşırmadan konuşur gibi okudum duruşmada. Aslında heyecandan kalbim deliler gibi çarpıyordu ancak bu savunmayı yapıyor olmak çok gururlandırmıştı beni. İyi ki de savunmuşum diyorum bugün, iyi ki de sahiplenmişim.

Dava sonuçlanmadan DGM’ler kapatıldı bizim de davamız Ağır Ceza’ya gitti. Ortada ceza verilebilecek bir suç olmayınca da iddia makamının sözde delilleri toplaması çok uzun sürdü ve zaman aşımına uğrayınca dava düştü. İddianamedeki komiklikler bir tarafa savcılık herhangi bir suçu üzerimize yamayabilecek tek bir şey dahi bulamamıştı; zaten olmayan bir şeyi nasıl arayıp da bulabilirsiniz ki?

Sanırım 2008-2009’da kapandı dava. Bu sırada özgürlükler bağlamında ülkede kıpırdanmalar başlamıştı. Eğer bugün özgürlükler genişlediyse 11 Ekim 1998'deki bu etkinliğin de payının olduğunu düşünüyorum. Bizim etkinliğimizi taklit etmeye çalışanlar da oldu ancak oldukça cılız ve sahicilikten uzak olduğu aşikardı.

Okula devam edebildiniz mi?

‘Özgürlük için El Ele’den önce, derslerin yapılmasına engel olmak gibi gerekçelerden bir disiplin cezası daha almıştım ve okuldan atılmıştım. İki disiplin cezam olduğu için tekrar sınava giremiyordum, yani Türkiye’de hiçbir üniversiteye gidemiyordum. Tüm kapılar kapanmıştı, Türkiye’deki bütün üniversitelerden atılmış gibiydim.

Bu sırada benimle aynı durumdaki birçok başörtülü arkadaşım gibi yurt dışındaki üniversiteleri araştırmaya başladım. Avusturya’ya, Almanya’ya, Azerbaycan’a gidenler olmuştu. Macaristan’daki Szeged Üniversitesi’nin dekanı ile Taksim’deki üniversiteler fuarında tanıştık. Siyasi olarak atıldığımızı bildiğini, bizi üniversitesine almak istediğini, başvuru yapmamızı söyledi. Başvurdum ve üç profesörün yaptığı sınavı geçerek üniversiteye kabul edildim.

99’da dil eğitimime ve 2000’de Szeged Üniversitesi’nde tıp eğitimime başladım. Derslerimize giren profesörler, dünyanın hemen hemen her ülkesinden gelen sınıf arkadaşlarımız bize niçin üçüncü dördüncü sınıftan sonra  üniversitemizi bırakıp Szeged'e geldiğimizi soruyorlardı ilk zamanlar.

Durumumuzu anlatınca çok şaşırıyorlardı. ‘Türkiye Müslüman bir ülke değil mi’ diyorlardı. Szeged Üniversitesi’nde sınavlardan aldığımız yüksek notlarla tüm üniversite yönetiminin dikkatini çekmiştik, çok iyi bir isim bıraktığımızı düşünüyorum. Her zaman profesörlerden takdir ve tebrik aldık. Diplomamı 2004’te aldım. Yasak sürecinde tam dört sene kaybetmiştim. Ama iş bu kadarla da kalmayacaktı.

Sonra başlayabildiniz mi mesleğinize?

Döndüğümde de başörtüsü meselesi çözülmemişti. YÖK gidiş sebebimizi bildiği için belli üniversitelerin denkliğini kaldırmış meğer. Bütün arkadaşlar aynı duruma düşmüştük, oysa diplomalarımızın uluslararası geçerliliği vardı.

Mahkemeye başvurduk, eski YÖK kılavuzunu delil olarak kullandık, üniversitelerimiz denklik verilen okullar arasındaydı bu kılavuzda. Mahkeme yürütmeyi durdurma verdi ama YÖK bunu temyiz edince dava Danıştay’a gitti. Bir yıl da o şekilde geçti. Sonunda YÖK diplomamızı tanımak zorunda kaldı ve davalar doğal olarak düştü. Ben YÖK ve Sağlık Bakanlığı onaylı diplomamı aldığımda 2008 yılına gelmiştik. Yani tam 8 yıl öylece geçmişti.

Bu sıralarda çalışabildiniz mi?

Denklik alamadığım için hekim olarak çalışamadım. Mezun olduğum ülkede ve diğer tüm Avrupa ülkelerinde tıp doktoru olarak istediğim gibi çalışma hakkım varken kendi ülkeme faydalı olmam engellenmeye devam ediyordu. Yaklaşık 1,5 sene boyunca Yeryüzü Doktorları’nda sekreterlik yaptım ve Yönetim Kurulu’nda görev aldım. Afrika’ya bir ziyaretimiz sırasında birkaç çocuk muayene ettim, saçını okşamak, kalbini dinlemek beni çok mutlu etmişti.

2008’de denkliğimi alınca İBB’de kadın sağlığı merkezlerinde 1 yıl kadar doktorluk yaptım. Sonra kamuya geçtim, şu an bir devlet hastanesinin acil bölümünde pratisyen hekimlik yapıyorum.

Tüm bu süreçlerden dolayı sekiz yıl kaybettim ve uzmanlığımı yapamadım. İçimde ukde kaldı, yapmak istiyorum ama üç çocuğum var, birisi bebek... 38 yaşındayım, bu yaşımdan sonra nasıl olacak bilmiyorum.

Bugün başörtüsü üniversitelerde serbest ama hakim, savcı ve polislere hâlâ yasak. Mevcut durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şu anda 98’leri, 2000’leri yaşamış birisi olarak bugünleri hayal bile edemiyorduk diyebilirim. O günlerden bu günlere geldik, hemen hemen her alanda mesleğinizi yapabiliyorsunuz, sadece resmi kıyafetle çalışanlarla ilgili bir sorun var. Bundan kötüsü olmasın, Allah tekrar yaşatmasın. Türkiye’de her an her şey değişebiliyor.

Fırsat eşitliği evrensel hukukta da net olarak tanımlanmış Allah'ın tüm kullarına bahşettiği bir hak. Bu hak dini inanç, kıyafet veya herhangi anlamsız bir sebepten dolayı insanımızın elinden alınmamalı.

Hatırlıyorum da, yurt dışında tahsilimi sürdürürken cerrahi stajında ameliyathaneye girecektik. Cerrahi asistanı büyük bir utanç ve mahcubiyetle elindeki yeşil ameliyathane örtülerini gösterip “takabilir misiniz?” diye sormuştu. Biz “olur” dediğimizde üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi hafiflemişti adamcağız. Başımızdaki örtülerle ameliyathane dışından ameliyathaneye enfeksiyon taşımamızdan endişe ediyordu ama bir tıp öğrencisinin kıyafetine müdahale etmek gibi bir kabalıktan da utanmıştı.

Orada gördüm ki ön yargısız hayata bakabildiğinizde aslolan verimliliktir. Siz verimli olabiliyorsanız kimse kıyafetinizi önemsemiyor. Ben ülkemde her meslek, her akademik unvan için böyle bir ön yargısız ortam hayal ediyorum. (Eİ/BA)


[1] Türkiye'de ve Dünyada Başörtüsü Yasağı Kronolojisi, Mazlumder, s.54.

[2] “267 eylemci gözaltında”, Milliyet, 13.10.1998

[3] “Türban zincirine 90 yıl”, Milliyet, 24.12.1998

Bu haber toplam 23 defa okunmuştur
Etiketler :

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.