1. HABERLER

  2. MAKALE

  3. Metin ÇULHAOĞLU : Dinci gericiliğin yaşam alanı
Metin ÇULHAOĞLU : Dinci gericiliğin yaşam alanı

Metin ÇULHAOĞLU : Dinci gericiliğin yaşam alanı

Metin ÇULHAOĞLU : Dinci gericiliğin yaşam alanı"Sen bu işleri Allah'tan daha mı iyi bileceksin?""Bugünün bilimi, Kuran'ın...

A+A-

Metin ÇULHAOĞLU : Dinci gericiliğin yaşam alanıMetin ÇULHAOĞLU : Dinci gericiliğin yaşam alanı

"Sen bu işleri Allah'tan daha mı iyi bileceksin?"

"Bugünün bilimi, Kuran'ın gerisindedir."

"Mevlana, Farabi varken neden gidip başka yerlerde bilim aranıyor?"

"İki denizin buluştuğu yerde suların birbirine karışmadığını Kaptan Cousteau Kuran'dan yüzyıllar sonra tespit edebildi."

"Atomun parçalanmasını açıklarken sizin anladığınız anlamda bilime ne gerek var? Kuran'da zaten..."

"Bunlar nedir" mi diyeceksiniz?

Bunlar, yakın zamanda Ankara'daki ve bir başka kentteki iki üniversitede Üniversite Konseyleri Derneği'nden arkadaşlarla birlikte konuşmacı olarak katıldığım "Aydınlanma" konulu panellerde belirli gruplar tarafından bize yöneltilen sorular ve dile getirilen görüşlerden bir bölümüdür (evet, yalnızca bir bölümü). 

Yukarıda örneklenen soru ve görüşleri dile getirenler, genç üniversite öğrencileriydi. Tahmin edilebileceği gibi, konu önce türbandan açıldı, ardından buralara geldi.

Anlaşılan, bu görüşleri benimseyen gençlerde fazla "taktik" bilgisi ve anlayışı yoktu. Öyle ya, yukarıdaki konulara hiç girmeyip dertlerini özel olarak türban bağlamında, salt "özgürlük", "eğitim hakkı" ve "yasak karşıtlığı" gibi eksenlerde dile getirmiş olsalardı, kendilerine hak verip destekleyecek liberal enayiler bulabilirlerdi.

Ama böyle yapmadılar.

Kim bilir, belki de durum "taktik hatasından" değil, dinci gençlerin artık "maksimalist" bir çizgide karar kılmalarından kaynaklanıyordu.    

* * *

O halde iş "vahim" mi?

Böyle olduğunu söylemek abartı veya "paranoya" sayılmamalı. Hepsi, Başbakan'ın son döneme özgü, "pervasız" (daha doğrusu hesaplı) çıkışlarıyla örtüşmektedir. Örneğin, Başbakan'ın "en az üç çocuk" mesajını maksimalist tarzda yorumlayan dinci gençler, akıllarınca bize dokuz doğurtmak istemiş olabilirler.

Her neyse, durum gerçekten vahim görünmektedir.

Gene de, ortadaki "vahamete" işaret ederken, önemli bir gerçeğin altını çizmek gerekiyor. Bugün Türkiye'de dinci gericiliğin örgütlü, parası ve imkânları bol, sert bir "çekirdeği" elbette vardır; ama bu çizginin asıl yayılma alanını "ortada" olup güce tapan unsurlar oluşturmaktadır. Sartre'ın deyişiyle "ortada oluşun meydan okuyucu gururunu yaşayan" ve "sıradanlıktan kendince seçkinlik türeten" unsurlar...

Bunlara, "güçlü olanın" sağlayacağı imkânlarla kendi alanında iş bitirici olmayı düşleyen pragmatistleri de ekleyebiliriz ("adamların dinciliği filan beni ilgilendirmez; ben kendi alanımda iyi iş çıkarmak için gerekli yasal düzenlemeler yapılıyor mu, ödenek ayrılıyor mu, ona bakarım arkadaş!")   

Her kesimde mutlaka var olan sert çekirdeği bir yana bırakırsak, yukarıda betimlenen tipoloji öğrenci gençler, şirket yöneticileri, üst düzey bürokratlar, siyasetçiler, medya mensupları ve akademisyenler arasında rahatlıkla teşhis edilebilir. Dillendirdikleri "pratik" gerekçeler, "canım bir şey olmaz", "ama adamlar çok makul", "pek öyle tiplere benzemiyorlar", "doğrusunu söylemek gerekirse iyi işler de yapıyorlar" vb. şeklindedir. Gene de bütün bunların geri planında, sözde "derin" olduğunu düşündükleri, mediokrasiye özgü, ham, ilkel, yavan ve en önemlisi sonradan gerekçe olsun diye şekillendirilmiş fikir kırıntıları da vardır. Örneğin, "halkı böyle kabul etmeli ve onun değerleriyle barışık olmalıyız"; "tepeden modernizasyonun işe yaramadığı anlaşıldı", "merkezin on yıllardır ezdiği çeperin insanlarını artık anlamak gerek", "biz öyle entel dantel laflar bilmeyiz, ama halkı iyi tanırız" gibisinden...

Böyleleri, dinci gericiliğin ve onun sert çekirdeğinin "lebensraum"unu (yaşam alanını) oluşturmaktadır. Dinci gericilik ve onun sert çekirdeği, kendisi için gerekli yaşam alanına (yargı, medya, kitle örgütleri, ordu, yerel yönetimler, vb.) böyle sıradan ve ortadan tiplerle ulaşabileceğini iyi bilmektedir.

Yoksa ne Hilmi Özkök, ne Ertuğrul Günay, ne Zafer Üskül, ne de Yusuf Ziya Özcan "dinci gerici" sayılabilir.

* * *

Söylenenlerden kalkarak belirli çıkarsamalar yapılabilir mi?

Mümkün görünüyor.

Birincisi, mücadele sert geçecektir. Evet, dinci gericiliğin yaşam alanında belirli bir ayrışma mümkündür ve halen yaşanmaktadır. Sonuçta, mediokrasinin bir bölümü "biz yanılmışız" deyip güvenli gördükleri geleneksel limanlara sığınacaktır. Diğer bölümü ise, kuşkusuz AKP'nin sonraki adımlarına ve konjonktüre bağlı olmak üzere, dinci gericiğin yanında saf tutacaktır.

Ama bu tür ayrışmalara karşın, her halükarda mücadele sert geçecektir. Sert geçecektir, çünkü AKP'ye bir tür "28 Şubat ricatı" yaşatılmasının iç ve dış koşulları yoktur.

Bu durumda görev, eleğin üstünde kalan diri ve tutarlı unsurları klasik aydınlanmacılığın ötesine taşımaktır. Bunun aracı da, dinci gericiliğin emek düşmanlığı ve emperyalizm yardakçılığıyla iç içe geçmiş konumunu ortaya koymak, sürekli vurgulamaktır.  

İkincisi,  işlerin böyle gitmesi durumunda yüksek öğrenimdeki sol gençlik, dinci gericilik karşısında, kendi kuramsal ve ideolojik formasyonunu radikal aydınlanmacılığın ek girdileriyle pekiştirme gereksinimi duyacaktır.

Bu da, kendi başına "olumsuz" sayılmamalıdır. En azından, sol formasyonun ulusal sorun takviyeli tek ülkede sosyalizm veya "TC karşıtlığı" gibi eksenlerden kalkarak "geliştirilmesinden" daha iyidir. 

Yeter ki, bu süreç de mümkün olan en ileri noktalara taşınabilsin.

Metin Çulhaoğlu
15 Mart 2008, Cumartesi
http://www.sol.org.tr/

Bu haber toplam 9 defa okunmuştur

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.