1. HABERLER

  2. MAKALE

  3. Plesebo Açılımlar Ülkesi Türkiye
Plesebo Açılımlar Ülkesi Türkiye

Plesebo Açılımlar Ülkesi Türkiye

Plesebo Açılımlar Ülkesi TürkiyeHüseyin DEMİRTAŞTürkiye son dönemde AKP iktidarı altında adeta açılımlar ülkesi...

A+A-

Plesebo Açılımlar Ülkesi TürkiyePlesebo Açılımlar Ülkesi Türkiye

Hüseyin DEMİRTAŞ

Türkiye son dönemde AKP iktidarı altında adeta açılımlar ülkesi haline geldi. Her yeni bir günde yeni bir açılımımız oluyor artık. Bir gün Kürt, diğer gün Ermeni, bir başka gün de Alevi açılımıyla uyanıyoruz.

Böyle böyle Türkiye nereye gider bilinmiyor. Başbakan Erdoğan’ın başına taş düşmüş olsa gerek. Özellikle 2004 yılı sonunda Avrupa Birliği’nden adaylık sözü alınmasının ardından demokratikleşme ve özgürlükler konusunda kılını kıpırdatmayan hükümet, son bir yıldır atağa geçmiş durumda.

Kuşkusuz bu açılımlar konusunda iyimser olmak gerekiyor ama ülkemizdeki birçok başka gelişme umutlarımızı suya düşürüyor. Örneğin Kürt Sorununda bir olumlu adım atılırken, öbür yanda bin bir olumsuz gelişme yaşanıyor. Veya Ermenistan’la protokoller imzalanırken Hrant Dink cinayeti davasında deliller karartılıyor…

Tüm bu olumsuz gelişmelere rağmen Kürt ve Ermeni konularında iç dinamikler pek izin vermese de zamanla kalıcı adımlar atılabileceği söylenebilir. Ancak Alevilerin konumunun düzeltilmesi konusunda aynı iyimserliği paylaşamıyorum bir türlü.

Bunun gerekçeleri şöyle sıralanabilir: Kürt ve Ermeni sorunları nereden baksan en fazla 100–120 senelik bir geçmişe sahip. Ayrıca bu iki sorunun taraflarının dış dinamik ve boyutları var. Hem Kürtler hem de Ermeniler söz konusu olduğunda işin içinde Amerika, Rusya, Avrupa Birliği ülkeleri gibi güçlü aktörler devrede. Bu aktörler Orta Doğu ve Kafkaslarda yeniden yapılanma ve enerji hatlarının güvenliği çerçevesinde bölgede artık istikrar istiyorlar. O nedenle Türkiye, içindeki bazı odakların muhalefetine rağmen, üretilecek çözümler Kürt ve Ermeni tarafından bazılarını tam tatmin etmese de belli adımları atmak zorunda kalıyor ve önümüzdeki dönemde de benzer açılımları sürdürmeye eli mahkûm görünüyor.

Bir de Kürt Sorununun bir şiddet boyutu var. Irak’ın kuzeyinde de özerk bir Kürdistan Federe Bölgesi kurulmuş durumda ve burada yaşayan Kürtlerin refah seviyesinin her geçen artması sonucu Türkiye Kürtleri için bir cazibe merkezi haline gelmeye başladı. Türkiye için buraya bir yönelişin ve özentinin önlenmesi hayati bir önem taşıyor. Zira Irak Kürdistan Federe Devleti sadece ekonomik açıdan değil, Kürtçenin ve Kürt kimliğinin iyi bir gelişme mecrası bularak, üniversitelerde okutulması ve resmi dil olması hususlarıyla da dikkat çekiyor. 4–5 milyonluk bir nüfusa sahip olan bir ülkedeki bu türden gelişmelere en yoğun Kürt nüfusun (15–20 milyon) barındığı Türkiye’nin sessiz kalması beklenemezdi. Burada risk büyüktü ve Türkiye, kendi Kürtlerini tatmin edecek bazı adımları atmazsa, ulusal birliğini ve sınırlarını muhafaza etmekte çok zorlanabilirdi. Bir bu nedenle Kürtlere yönelik olarak her ne kadar içerik tam netleşmese de bir takım açılımlar yapılıyor; ikincisi de belki ilk defa bölgede dünyanın süper gücü ABD’nin ve Türkiye’nin çıkarları büyük oranda çakışmış durumda. Bu denkleme bakarak Kürt Sorununun kısa vadede olmasa da, orta vadede bir çözüm yoluna girmesini bekleyebiliriz.

Dikkatlerden kaçırılmaması gereken bir gerçekte, Kürtlerin önemli bir bölümünün Sünni olmasıdır. Bu durum kabul edelim etmeyelim, bugüne kadar Türkler ve Kürtler arasında tüm kışkırtmalara rağmen bir iç savaşın çıkmamasının en temel nedenleri arasında yer alır. Ayrıca Kürt elitleri, 1514 Çaldıran Savaşı’ndan başlayarak Osmanlı’yla ve son olarakta Kurtuluş Savaşı sırasında ve Lozan Antlaşması sürecinde de Türkiye Cumhuriyeti devletiyle aralıksız kader birliği etmişlerdir. Bu bağ sanıldığından çok çok sağlamdır ve Kürtlerin Türkiye’den ayrılmayacağının belki de asıl garantisi burada saklıdır. Üstelik gerek halk olarak Kürtler gerekse elit kesimi, ne Suriye’de ve Irak’ta Araplarla, ne de İran’da Farslarla, akraba bir dili konuştukları halde Türklerle kaynaştıkları gibi kaynaşamamışlar ve aralarında sürekli bir mesafe olmuştur.

İşte bu yapıdan dolayı Türkiye’yi yöneten elitler, derin ve görünen kısmıyla devlet aklı Kürtlerden aslında çok çekinmemektedir. O yüzden denilebilir ki, Kürt Sorunu, taraflardan bazılarının tam içine sinmese de egemen yapıların çıkarları öyle gerektirdiği için Türkiye’nin önünde önemli bir engel olmaktan çıkacaktır.

Ermeni Sorunu da keza öyledir. Artık Türkiye’de dikkate değer bir Ermeni varlığı kalmazken, Ermenistan da fakir ve küçük bir ülkedir. Koparılan yaygaranın aksine Türkiye için büyük bir tehlike teşkil etmemektedir. Büyük patron ABD ise zaten böyle bir çözümün arkasında durmaktadır. Neticede Türkiye ve Ermenistan, “kazan-kazan” politikasıyla ilişkilerini tam bir sıcaklığa hiçbir zaman kavuşturamayacak olsa da yakın bir zamanda bir normalleşme içine sokacağa benziyor.

*****

Öte yandan çalıştaylar dizisiyle şekillenen Alevi açılımına gelince, Kürt ve Ermeni sorunlarında ortaya çıkan bu görece iyimser tablo burada tam bir karanlığa ve belirsizliğe bürünüyor. Neden mi?

Her şeyden önce hem Alevilerle devletin ilişkilerinin ta Çaldıran’dan bu yana çok sorunlu bir tarihi var hem de Türkiye’de Sünni ve Alevi halk arasındaki önyargılar, yanlış tanıma ve tanıtmalar hatta husumet çok büyük ve derin köklere sahip.

Bir de Kürt ve Ermenilerdekinin aksine Aleviler arasından devletle organik bağı olan bir elit sınıf oluşmamıştır. Oysa Kürtlerden gerek Osmanlı’da gerekse Türkiye’de ilişkilerin en kötü olduğu dönemlerde bile devletle çıkar birliği yapan bir kesim hep olmuştur. Lozan’a Kürtlerin ulusal taleplerinin bulunmadığı yönünde telgraflar çeken Kürt önderleri ve günümüzdeki 60 binden fazla köy korucusu ve PKK ile savaşan çok sayıda Kürt aşireti buna örnek gösterilebilir. Yine Kürt halkı içinde devletle iyi geçinmeye istekli ezici bir çoğunluk her zaman hep olagelmiştir.

Hâlbuki Aleviler arasında, Osmanlı döneminde 1826’ya kadar Bektaşiler hariç tutulursa devletle çıkar birliği yapan dikkate değer bir kesim olmadığı gibi, Türkiye Devleti ile de Kurtuluş Savaşı ve Erken Cumhuriyet Dönemi’ndeki sınırlı yakınlaşmalar dışında bir kader ve çıkar birliği oluşmamıştır. Bu durum da tüm laiklik iddialarına karşın Türkiye’yi Sünni egemen bir devlet haline getirmiştir. Zira ortada Kürtlerde olduğu gibi Alevilerde, her şeyi kendine ve tabi olduğu devlete yontsa da, devletle halk arasında aracı rolü oynayacak bir elit zümre yoktur.

O nedenle de Kürtler aşiret ağaları, şeyhler yoluyla Kürt kimliğini öne çıkarmasalar da, yine de devlet ve bürokraside, askeriye dâhil iyi yerlere gelebilmişlerdir. Buna karşılık Alevileri bugün bile hala bazı makamlarda görebilmek mümkün değildir. Başka bir deyişle, Alevilerin hem kitle hem de önderleri bazında devletle ilişkileri hep mesafelidir. Zaten Aleviliğin yapısı da iktidarla böylesine yakın bir ilişki biçimine pek izin vermemektedir. Çünkü Aleviler tarih boyunca merkezkaç ya da çevre güçleri temsil etmişlerdir. Alevilerdeki bu mesafe ve soğukluk, devlete karşı bir düşmanlık şekline bürünmeden bugün de devam etmektedir. Aslında Türkiye gerçekten laik bir ülke olabilseydi, bu tutum ortadan kalkabilirdi ama olmadı. Bugünkü bu soğuk ve mesafeli ortamın sorumlusu Aleviler değil bizzat devlettir.

Peki, devlet ve hükümet bu sorunlu yapının ortadan kaldırılması yolunda adım atacak mı?

Malum hükümet çalıştaylar yoluyla Alevileri sisteme entegre edeceğini en azından söylem bazında deklare etmiş bulunuyor. Alevi Çalıştayı’nın yedincisi bugünlerde yapılarak, toplanan veriler hükümete iletilecek. Bundan sonra top artık Erdoğan’da olacak ve hükümetin bu konuda inisiyatif alıp almayacağını asıl o zaman göreceğiz. Ancak “Perşembe’nin geleceği Çarşamba’dan belli olur.” Çalıştaylar sürecinde de görüldüğü üzere, Kürt ve Ermeni sorunlarındakinin aksine hükümet Alevilerle bir türlü sağlıklı bir ilişki, diyalog ve anlaşma dili kuramadığı gibi, sürecin uzaması da bir samimiyet ve güven ortamı doğmasını engellemiştir. Keza çalıştaylarda Diyanet’in ana aktör gibi hareket etmesi, Alevilere hakaretler edilmesi ve sunulan tebliğlerde hâkim olan asimilasyoncu zihniyet, çalıştayların ilkinde var olan iyimser havayı ve çözüme dönük beklentileri kısa sürede dağıtmıştır. Kısaca gelinen süreçte dağ fare doğurmuşa benziyor. Özellikle Diyanet, hükümetin bile önüne geçerek Alevilerin taleplerinin karşılanmasının engellenmesi için elinden geleni arkasına koymazken, önümüzdeki dönemde bu konuda muhalefet dozunu da artıracağa benziyor.

Şimdi Diyanet deyip geçilmemeli! Bence bir Alevi Açılımının gerçekten olabilmesi için Diyanet’in alacağı tavır hükümetten daha belirleyicidir. Çünkü Diyanet isterse, bütün süreci sekteye uğratabilir. Bilmeyenlere hatırlatmak gerekirse, mevcut statükonun korunması açısından, Türkiye’de Genel Kurmay ne kadar gerekliyse Diyanet de o kadar gereklidir. Unutmayalım ki, Diyanet hem elindeki maddi imkânlar bakımından en güçlü kurumlar arasında gelir hem de Türkiye’nin okul bile bulunmayan en ücra köylerinde, mezralarında ve şehirlerde her mahallede birkaç temsilci bulunduran tek devlet organıdır. O nedenle Diyanet AKP’ye bile Alevilik ve kendi konumu söz konusu olduğunda kafa tutabilir. Hatta Diyanet’in Türkiye’de tek destekçisi AKP de değildir.  CHP, MHP ve DP dâhil sağından soluna bütün partiler neredeyse Diyanet’in devamından ve gerekliliğinden yanadır. Zaten Siyasi Partiler Yasası, Diyanet’in konumunu sorgulamayı parti kapatma nedeni de saydığından kimse bu kuruma ses çıkaramamaktadır. 

Alevi Çalıştayları boyunca şahit olduğumuz gibi, Diyanet cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesine kesinlikle karşı olduğunu buraya katılan temsilcileri aracılığıyla açıkça beyan etmesi yanında, Stratejik Plan başlığıyla geçenlerde yayınlanan bir raporunda da Alevileri zorunlu din derslerinin kaldırılmasını istedikleri için Türkiye’de İslam dinini ve kurumu tehdit eden unsurlar listesine soktu.

*****

Peki, Diyanet’in Alevilerin en önemli ve öncelikli taleplerine yaklaşımı bu kadar açıkken ve bunlardan dolayı Aleviler adeta düşman bir unsur gibi görülürken, hükümet Diyanet’e rağmen Alevileri memnun edecek bir çözüm ortaya koyabilir mi?  Hiç zannetmiyoruz!

Bu kanıya nereden varıyoruz öyleyse?

1- AKP, Türkiye’de Diyanet’e rağmen hiçbir adım atmaya cesaret edemez. Atsa bile ülkenin her tarafına yayılmış imamları, müftüleri ve vaizleri aracılığıyla Diyanet bunları sabote edecek kadar gözünü karartabilir. Hatta veli saydıkları ataları Osmanlı Şeyhülislamları Zembilli Ali Efendi, Görezli Hamza ve Ebu Suud Efendi gibi Alevilerin katline dair gizli de olsa bir fetva bile yayınlayarak, ülkemizde yeni bir Alevi-Sünni çatışmasının zeminini hazırlayabilir. Evet, şaka yapmıyoruz. Bu Diyanet’ten ve mensupları olan eski ulema takımının günümüzdeki temsilcilerinden korkulur ve her şey beklenir! Tarihleri karanlık ve kanlı çünkü…

2- AKP Hükümeti, özellikle Kürt sorununu çözüm yoluna sokarsa, kamuoyu araştırmalarının da ortaya koyduğu gibi, yüzde 50’den fazla oy almayı ummaktadır. Oysa Alevi Açılımı, kendi tabanında oy getirmeyi bırak, büyük bir saygınlık ve oy kaybına neden olabilir. Aleviler arasından da bu partiye hemen zaten kitlesel bir yöneliş yaşanmayacağı ve oy vereceklerin de açılımların sonuçlarını görmeyi bekleyecekleri hesaba katılırsa, AKP mevcut tabanını sırf Alevileri memnun edeceğim diye riske atmaz.  

3- AKP, belki de Türkiye’nin gelmiş geçmiş en pragmatist ve çıkara odaklı partisidir. Alevi taleplerinin karşılanması bu hükümete maddi ve manevi hiçbir bir kazanç sağlamaz. Oysa Kürt ve Ermeni açılımları enerji boru hatları, stratejik ortaklıklar, Türkiye’ye bölgesel güç olma imkânı, uluslar arası ihaleler ve her şeyden önemlisi çil çil milyar dolarlar getirecektir!

4- AKP Hükümeti ve Başbakan Erdoğan, Kürt ve Ermeni konularında bir ilerleme kaydederse, dışarıdan (ABD-AB) çok büyük bir destek görecektir. Alevilerinse güçlü Avrupa örgütlenmesine rağmen, Alevi örgüt liderleri bu ülkeler nezdinde kendilerine ve davalarına sahip çıkacak, Türkiye’ye bu hususta baskı yapacak girişimlerden özenle kaçındıklarından; AB’nin Yıllık İlerleme Raporları’nda Türkiye’deki konumlarına yönelik cılız ve pek anlamı olmayan değinmeler dışında önemli bir dış desteği yoktur.

5- AKP, sessiz ve derinden Türkiye’yi daha da dindarlaştırmaya ve İslamcılaştırmaya çalıştığı bir dönemde, Alevilerin en önemli talepleri olan zorunlu din derslerini kaldırmaya ve cemevlerini resmen ibadethane olarak kabul etmeye Diyanet’in de tavrı bu kadar açıkken kesinlikle girişemez. Bu iki talep kabul edilemezse, bir açılımdan ve Alevilerin sorunlarının çözümünden zaten bahsedilemez. Bu hükümetin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) aleyhte kararına rağmen iki senedir din derslerindeki zorunluluğu kaldırmaması da Alevi Açılımını çoktan anlamsız ve kadük bir hale getirmiştir. 

****

Bu maddeler daha da çoğaltılabilir ama alt alta yazdıklarımız bile hükümetin Alevi Açılımının “fos” çıktığının en önemli göstergeleridir. Öyle anlaşılıyor ki, yakında sona erecek çalıştaylar pembe dizisi hiçbir işe yaramamış ve sadece havanda su dövülmüştür.

Hükümeti gerçekten sonuç alıcı, çözüm odaklı ve kandırmaca olmayan adımlar atmaya zorlayacak geriye tek bir seçenek kalıyor; o da Alevilerin örgütlü gücünü daha da büyütmeleri, birlik ve beraberliklerini pekiştirmeleri ve ortak taleplerini her mekânda korkmadan, yılmadan ve sürekli dillendirmeleri… Ancak maalesef Aleviler şu an bu yetkinliğe gelebilmiş bir resmi vermekten fersah fersah uzak görünüyorlar.

Kısaca söylemek gerekirse, Türkiye devleti, hükümeti, başta Diyanet olmak üzere önemli kamu kurumları yanında, maalesef çoğunluk Sünni halk da Alevilerin sorunlarını çözecek, bu alanda atılacak radikal adımları hazmedebilecek bir olgunluğa ve Alevileri kendileriyle eş-eşit yurttaşlar olarak kabul edebilecek uygar bir seviyeye henüz ulaşamamıştır.

Peki, nedir bu Alevi Açılımı, Alevi Çalıştayı gibi kamuoyuna sanki çok önemli işler yapılıyormuş havası vermeler filan?

Söyleyelim; AKP yapısal hastalığı olan takiyeye başvuruyor. Yazının başlığında kullandığım plesebo deyimi tıpta bazı hastalıkların tedavisinde kullanılan ve aslında ilaç olmayan ama hastaya gerçek bir ilaç diye verilen ilaçların adıdır. Bu tür ilaçların içinde iyileştirici veya yan tesir yapıcı hiçbir madde yoktur. Ancak bazı hastalar buna rağmen yine de “ilaç alıyorum ve iyileşmeliyim” havasına girerek gerçekten iyileşebiliyorlarmış. Elbette ters etkileri de oluyormuş ve iyileşmeyen hastalar durumu öğrendiğinde çok sert tepkiler verebiliyorlarmış…

Buradan yola çıkarsak, AKP özellikle Alevilere ilaç olmayan ilaçlar (çalıştaylar, açılımlar) vererek asıl tedaviyi sürekli geciktiriyor. Oyalıyor Alevileri! Bazı Aleviler de hakikaten derdimize derman bulunacak psikolojisine girip, iyileşme belirtileri gösteriyorlar hemen… Lakin acele edilmesin, bu durum geçicidir! Alevilere sistemin bulaştırdığı kronik hastalıklar, mikroplar, virüsler hemen öyle sahte ilaçlarla yok olamazlar… 

Elbette Aleviler çok kısa bir zaman sonra aldatıldıklarını anlayacaklar. Asıl gümbürtü de o zaman kopacak! Bakalım, kabak her geçen gün konumunu güçlendiren; içeride ve dışarıda yeni müttefikler edinen hükümetin ve Başbakan Erdoğan’ın mı yoksa henüz gaflet uykusundaki mazlum, yalnız ve başına gelecekleri pek hesap edemeyen Alevilerin başında mı patlayacak?

Bekleyelim, görelim” diyorum ama bazılarınızın “Beklemeye ne hacet, sonuç belli değil mi?” dediğinizi duyar gibi oluyorum…

---------- o O o -------------

Butzbach, 15 Ekim 2009
 
— Bu Makale Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun (AABK) Aylık Yayın Organı Alevilerin Sesi Dergisi’nin 131. Sayısında Yayınlanmıştır —
 
KAYNAK : Alevihaber.com - 15 Kasım 2009

Bu haber toplam 11 defa okunmuştur

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.