Banaz'da Pir Sultan, Serçeşme'de Hacı Bektaş, Elmalı'da Abdal Musa..

Banaz'da Pir Sultan, Serçeşme'de Hacı Bektaş, Elmalı'da Abdal Musa..

BANAZ'DA PİR SULTAN,SERÇEŞME'DE HACI BEKTAŞ,ELMALI'DA ABDAL MUSA… KİMİN ÇİLESİNİ  ÇEKMEKTELER.Bu yıl kurumsal...

A+A-

Banaz'da Pir Sultan, Serçeşme'de Hacı Bektaş, Elmalı'da Abdal Musa.. BANAZ'DA PİR SULTAN,
SERÇEŞME'DE HACI BEKTAŞ,
ELMALI'DA ABDAL MUSA…
KİMİN ÇİLESİNİ  ÇEKMEKTELER.

Bu yıl kurumsal açıdan kayıp bir yıl oldu. Bu durum bazen iyidir de. Kaybedileni bulmak adına kendinizi musalla taşına yatırırken, oradan dirilmenin mesajını alırsınız. Kendi içinizde yeniden muhasebe yaparken fark etmeden bir ışık parıldar ve onu orada yakalar kendinize kandil edersiniz. Kandilin özelliği kendisine değil, başkasına ışık vermesidir. Tükenirken farkında olmadan  karanlıkların cazibesine bir müddet direnmesidir. Bu  “müddet” zarfında Karanlıkların daimi konukları kendini “ışığın” ötesine atar.

Bu noktadayız. Kandilleri çoğaltmak, bin yıllık hasılayı bitirmek değil, bu hasılaya yeni hasılalar ilave etmekle olur. Peki bu nasıl olacak? Alevi öğretisini yeniden yeniden üretime sokmak ve günün ihtiyaçlarına uygun, insanı baz alan, insanı kutsayan bir yerden...

İnsan nasıl kutsanacak? İhtiyaçları, hakları temelinde. Gerisi lafı güzaftır.

Peki bunlar nasıl olacak? Öncelikle Öğretine bağlı kalacak ve her gün yeni değerlerle tahkim edeceksin. Sonra İdeolojik-Politik açılımların, toplumun tüm sosyal çevreleri cezb edecek, albenisi yüksek bir dil yakalamak zorundasınız. Bu toplumsal barış adına haklarımızdan taviz değil, karşımızdakine benzemek hiç değil, çoğulculuğu esas alan bir ideolojik paradigmayla olur. Zemin, şartlar ne olursa olsun, diliniz çapaklı, zihnimiz kusurlu değilse, ırkçılık ve şovenizme karşı antikorlarınız hep tetikte ise, özcesi öğretiniz, ideolojiniz sigortalı demektir. Yoksa, Celladınızın başımızı okşaması ile, celladımıza aşık olmamız kaçınılmazdır.

Banaz'da, Serçeme'de ve Elmalı'da yaşanan budur. Yıllardır ”Ulusallık, yurtseverlik ve kazanılmış Cumhuriyet değerleri” adı altında toplumu militarize eden, güce tapmayı kutsayan anlayışın, Alevilerin bünyesine zikr ettiği zehir, İdeolojimizin, Öğretimizin zayıflılığı değil, bundan uzaklaşmanın doğal sonucudur. Kişisel ihtrasların, sunulan mevkilerin, devlet ricalinin yanı başında bulunmanın zayıf kişiliklerde yarattığı tahribat “o” kişiden çok, mensubu bulunduğu “davanın” hafif kalmasına , dejenere olmasına vesile olur. Gelin büyük “davanınküçük adamı” olmayalım.

AKP gibi güven vermeyen, takiyeyi teolojik gerekçelere dayandırarak toplumu teslim alan bir parti de ortadayken, bu zehirlenmenin daha kolay oluştuğunu de belirtmekte fayda vardır. Keza bu zehirlenmeye gerekçe olacak ve toplumsal kesimlerin her birinin doğruları noktasında kendilerini bağlamaları, ortak değerlerde buluşma yerine, ayrılıkları üzerinden kutuplaşmaları toplumsal dayanışmamızı örselemektedir. Bu nedenle siyasal İslam’ın ortalama Sünni vatandaşlarımızı Alevilere karşı bloklaştırması, Alevilerin Sunni vatandaşlarımıza karşı Bloklaşmaları, toplumsal dayanışmanın ve faydanın önünde önemli oranda engel gibi durmaktadır. Keza yine Kürt sorunu bağlamında, toplumun kendi içinde ayrışması, toplumsal bünyemizi zayıflatan ve doğal olarak geleneksel sistemin devamına kredi sağlamaktadır.

Bilgi çağında yaşıyoruz, Bilişim sektörünün akıl almaz gelişmesi ve bilgi kanallarının çoğalması, dezenformasyon tehlikesinin çoğalmasına vesile olmuştur. Günlük ihtiyaçların çeşitlenmesi, çoğalması insan psikolojisinin sapma eğilimini artırmıştır. Bu sapma makul seviyenin üstüne çıktığı zaman ve aidiyet duygusunda aşınmaya, uzun vadede de bugün yanınızda olan, yarın karşınızda olabiliyor. Alevi Kurumlarının Üst düzeyde örgütlenmesi “çağcıl” olsa da Kültürel-Psikolojik altyapınız buna uygun değilse, Üst Kurumların “FAYLAŞMASI” kaçınılmazdır.

Alevi Örgütlerinin Üst kurumlarda “temsiliyette” ortaklaşmamaları yukarıda ifade etmeye çalıştığımız “Kültürel-Psikolojik” yetersizliğin sonucudur. Başka ne denilebilir. Keşke sadece zarar bireysel düzeyde kalsa! Öyle olmuyor. Kurumsal bellek olmayınca bireysel kariyer, kıskançlık ve yetmezlikler, bireyin hatasını kurumları kemirmeye kadar vardırabiliyor. Öyle de oldu. Bugün Alevi Kamuoyu, Kurumlara olan güveni sarsılınca, en sağ kulvara geçişte ve geçmişine nankörce bakmakta bir beis görmüyor. Bu çürümenin adıdır. Çürüme buna vesile olanı da çürütür.

Buna müdahale etmek lazımdır. Belirtileri Banaz dadır, Serçeşme de dir,  Ve Elmalı da dır. İz sürülürse sebep olanlar bulunur. Burada Banaz, Serçeşme ve Elmalı ağrılıklı olarak Alevi Öğretisinin ana bileşkeleridir. Buradaki kayıp hepimizin kaybıdır.

Son bin yıldır özenle, ancak çileyle bugüne taşınan Alevi Öğretisinin kişisel yetmezliğimize kurban edilmesi, geçmişin emeğine, çilesine hakaret değil de nedir? Gelin bu ayıbın “öznesi
olmayalım. 

Fedakarlık bilmektir, bilmek ise “ben”den arınmaktır. Kişisel yetmezliklerin farkında olmak büyük erdemdir. Arınmak ise; “kamil insan” olmaktır. Bu değerlere ulaşmak; yoğun sosyal faaliyetler içinde, bulunduğun ülkenin her karışında bulunan insanınla, ortaklaşmak, hal-hatırın dışında içten, samimi ilişki ile olur. Samimiyet büyütür, yüceltir. 

12 Eylül öncesi toplumsal taleplerimize –ütopyamıza “katık” olan sosyalizmin “tu kaka” edilmesi, 1989 yılından sonra “reel” anlamda “anlamsızlaşması” ile, bir boşluk yaşadık. Yaşanan bu boşluk, yeni değerlerle, özlemlerle takviye edilmeyince, yaşanan bunca tecrübe ve mücadele birikimi, işkencehanelerde destan yaratırken, teslimiyete karşı direnci bileyen bu birikim, bir gün ansızın hiç yaşanmamış gibi toplumsal belleğimizi sıfırladı.
 
Bu boşluk; Türkiye Cumhuriyeti’nin geleneksel tercihi ile, 12 Eylül öncesi “güçlü solun” yerine ikame edilmeye çalışılan “toplumun dinselleştirilmesi” planı ile süreç “siyasal İslam’a” uygun hale getirildi. Özcesi; Aleviler küresel anlamda insanlığın ortaya çıkardığı evrensel değerleri sahiplenme yerine, Asırlardır devletin, özelde “Sünni İslam’ın”  “din dışı” nitelendirmelerine nisbet edercesine “Müslümanım”, içi boş manada ”Cumhuriyetçiyim-laikim” noktasına getirilmeleri, devlet katında beklenen “andır”.

Hiçbir çağdaş ülkede yurttaşların “ırkını” belirleyerek,”inanç” sınırları çizilerek terbiye edildiği görülmüş şey değildir. Buna direnme hakkımız var. Kimle?  Kurumsal kimliğimizle. Nasıl bir Kurumsal kimlikle? Devletin geleneksel “kutsanmış” değerlerini reddeden, Toplumsallığı önemseyen, Toplumsal dayanışmanın önünde hep engelleyici rol oynayan “geri” aidiyet duygularımızı reel yaşamdan kovarak... Örgütsel kimliği önemseyerek, empati yaparak, “öteki” olunarak başarabiliriz.

Bu iklim içinde “sosyalizmin” anlamsızlaşması, doğal olarak “ideolojilerin sonu ” yalanı ile toplum piyasacı, kısa yoldan “köşe dönmeci” zihniyet ile kuşatıldı ve biz Alevilerde bundan nasiplendik. Acı olan bu “nasiplenen kuşağın” 12 Eylül sonrası kuşağın değil, 12 Eylül öncesi kuşağın yolunu şaşırmasıdır. İki somut gerekçe ile belirtirsek;  A) İdeolojiler öldü yalanına inanmaları,  B) Toplumsallık adına, bireyselliğin geleneksel sağdan çok, solda bulunanları kuşatmış olmasıdır. Bu aynı zamanda kirlenmenin de adıdır. Yıkım buradan başlamıştır.

Peki ne olmuştur;  Alevilerin Geleneksel olarak sol demokratik değerlere bağlılığı gevşemiş
ve bunun yerine “ikame” ettiği  “Aleviliği” geleneksel “Sünni” inanışa karşı “12 imamcı-Ehlibeyitçi”  formatta algılamaları, mesaisinin önemli parçasını burada harcamaları, son 20  yılda Küresel anlamda toplumsal hayatımıza giren tüm demokratik değerlerden uzak kalmamıza vesile oldu. Ancak bu arada “siyasal İslam’ın” küreselleşme bağlamında reel dünya ile yakaladığı yenilenme, geliştirdiği argümanlar –demokratik değerleri farklı tonda sahiplenmeleri- bizi bu değerlerden daha da uzak durmaya itti ve bu durum, demokratik sol kamuoyu nezdinde itibarımızın silikleşmesine vesile oldu.

İkinci ve önemli diğer bir husus; İdeolojik olarak, geleneksel “sunni İslam’ın” sosyal-ekonomik hayattaki ağırlığı arttıkça, doğal olarak siyasette yansımaları görüldükçe, geleneksel devletin telaşla  “cumhuriyet değerleri, laiklik ve kemalizim “ adına “tedavüle” çıkardığı değerler, (ideolojide  kalmayınca) genelde ”Alevilerin”, özelde Alevi Üst Örgütlerinin de bu değerleri savunulur hale getirilmeleri- ne yazık ki pratikte bu böyle gelişiyor-,  demokratik değerlerden uzaklaşmanın ikinci hamlesi olmuştur.

Geleneksel devletin “cumhuriyet değerleri, laiklik, kemalizim” adına Alevileri yedekleme çabaları,” Siyasal İslam’a “ kaptırılan zemin kaygısıdır. Kaybedilen bu zemin, Alevilerin bulunduğu zeminle telafi edilmeye çalışılsa da, bu çaba bizlere “yaranma” olarak okunmalı ve devletin bu “riyakar” tutumuna prim verilmemelidir. Kim yapacak bunu? Alevi örgütlerinin “ortak aklı “ olan kurumları yapmalı! Hangi politik vizyonla!  Hak getire…

Yine de; bir yandan “Siyasal İslam’ın” Ekonomik-Siyasal hegemonyasına, diğer yandan devletin bu “faydacı” tutumuna karşı, sol değerler içinde kalarak, demokratik “zeminleri” her tür “asalak” ilişkilerden “muaf” tutarak, Alevi Öğretisinin bugününe dair iddiaları ile birebir ilişkilidir. Alevi örgütleri merkezi düzeyde bu iddialara uygun davranmaktadırlar mı? Soru bu. Cevabı ise “askıda” “hüzünle” bize bakmaktadır.

Metin ÇELİK
PİR SULTAN ABDAL DERNEĞİ
ADANA ŞUBE BAŞKANI

Alevihaber.com - 24 Eylül 2008

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.