Ergin YILDIZOĞLU : Sivas 1993 - Türkiye 2008

Ergin YILDIZOĞLU : Sivas 1993 - Türkiye 2008

Ergin YILDIZOĞLU : Sivas 1993 - Türkiye 2008   On beş yıl önce, bugün, Sıvas’ta Madımak Oteli’nde 37 insan yakılarak öldürüldü....

A+A-

Ergin YILDIZOĞLU : Sivas 1993 - Türkiye 2008Ergin YILDIZOĞLU : Sivas 1993 - Türkiye 2008 
 
On beş yıl önce, bugün, Sıvas’ta Madımak Oteli’nde 37 insan yakılarak öldürüldü. Bu olayın, “hakikatini” doğru anlamaya çalışmak son derecede önemli. Özellikle de, şu günlerde, ülkede şekillenmekte olan yeni “toplu durum”un içerdiği riskler açısından...

Sıvas katliamının ‘hakikati’

Sıvas katliamının “hakikatini” düşünmeye üç saptamayla başlayabiliriz: Birincisi, Sıvas katliamı bir “meczubun”, bir grup radikal militanın planının ürünü değildi. Katliam “kitlesel” bir linç atmosferinde gerçekleştirildi; kitlesel bir olaydı. İkincisi, bu linç olayını yaşayan kitle, belli bir dünya görüşünü benimsemiş, belli bir “hakikat rejimine” ait insanlardan oluşuyordu. Üçüncüsü, olayın gerçekleştiği 1993 yılı, AKP olayı ile ivme kazanan siyasal İslamın yükseliş dalgasının başlangıç noktasına denk düşüyor.

Bu saptamalardan hareketle, Sıvas’ın “hakikatinin” öncelikle siyasal İslamın özelliklerinde, “dini hakikat rejiminin” içinde aranması gerekir. Dini “hakikat rejimleri”, “gerçeğinin mutlaklığı” ve bireyin bir yüce varlığın kulu olduğu varsayımlarına dayanır. Bu rejimin mutlak gerçeği, başka gerçekliklerin varlığını, bunları düşünme önerilerini dışlar. Diğer bir deyişle, her din, öteki dinlerin hakiki olmadığını (yücenin mesajını yansıtmadığını), ya da “artık” hakiki olmadığını varsayar.

Kulluk varsayımı ise, otonom öznellik, bireysel özgürlük kavramlarını, demokratik kurumlaşmayı dışlayan çok özel bir gerçekliğe yol açar. “Yüce” varlık mesajını her “kuluna” doğrudan, açık bir ilişki içinde ulaştırmaz. Bu nedenle son tahlilde, mesajın yorumlayıcıları, uygulatıcıları, karşımıza bireyin bu dünyada kulluk edeceği merci olarak çıkar. Bu gerçeklik içinde bireyin otonomi, özgürlük talebi, yücenin mesajına uygun olduğunu iddia eden “düzenin” reddi anlamına gelir. Diğer taraftan, yücenin mesajının anlamıysa, kaçınılmaz olarak, demokratik bir sürecin sonucunda saptanamayacak, Fethullah Bey’in dile getirdiği gibi yaşamını bunu anlamaya adamış olan uzmanların, seçkinlerin yorumlarına bağlı olacaktır.

Siyasal İslam, bu iki varsayım üzerinden devleti yönetmeye aday bir harekettir. Bu anlamda, siyasal İslam sürekli bir, “öteki” yaratma ve dışlama, dışlayamaz, dönüştüremez ise imha etme mantığı üreten siyasi, kültürel bir “makinedir”. Sıvas 1993’ün “hakikati”, bir dini “hakikat rejimiyle” siyasal İslamın kesiştiği yerdedir. Bu, benzer olaylara her zaman gebe bir “hakikattir”.

Bugünkü ‘toplu durum’ ve Sıvas 1993

Bugün de siyasal İslamın temsilcileri, yayın organları kendi projelerini benimsemeyen herkesi, “öteki” ilan eden “makineyi” ısrarla çalıştırıyorlar. Bu “öteki”, ya dinsizdir, ya demokrasi düşmanıdır, ya da darbeci, ulusalcı, hatta bazen de Yahudi yanlısıdır, hatta Yahudidir. Dahası, siyasal İslam salt kendi projesini değil, yaşam tarzını benimsemeyenleri de “öteki” ilan eder, dışlar, gücü yettiği oranda ve yerde bastırmaya çalışır.

Demokrasiyi bir “oy verme” işlemine indirgeyen, burjuva liberal gelenek, işine gelmediğinde, seçim sonuçlarına aldırmaz, örneğin Avusturya’da Heider’i iktidardan indirir, İtalya’da Berlusconi’yi indirmeye çalışır. İşine geldiğinde, seçim sonuçlarını, yasalar ve anayasa karşısında mutlaklaştırır, ülkenin siyasal rejimini görelileştirir.

Liberallerin böyle davranması doğaldır ve “gerçekçidir”. Ama Solun büyük çoğunluğunun kapitalist düzende, özellikle “gösteri toplumu” oluştuktan sonra yönetilenlerin kendilerini yönetecek olanları seçme sürecinin içinin nasıl boşaldığını unutmaya kalkmaları, halen sürmekte olan kültürel, siyasi “mevzi savaşı içinde” siyasal İslamın barikatlarına ek cephane taşımaktan başka bir sonuç yaratmaz.

Bugün kendilerini “darbe- demokrasi” ikilemine hapseden, kimi solcuların trajikomik bir yanı da var. “Yasal kurumlarla denetlenmeyen” bir yürütmeyi, salt seçilmiş olmasına dayanarak demokrasi adına savunmaya çalışan bu arkadaşlar, kendilerini ABD’nin bölge politikalarına teslim eden, feminizmi sapıklık kabul eden, Alev Alatlı gibi yazarları bile sansür eden, Latife Tekin’i şiddet kullanarak susturmaya çalışan, bu arada toplumsal dokuyu kendi kültürel önceliklerine göre dönüştürmeye devam eden bir siyasi akıma destek veriyorlar.

Şimdi, Anayasa Mahkemesi’nin AKP hakkında bir dava açmasından sonra çok kritik bir “toplu durum” oluşmaya başladı. AKP’nin kimliğinde siyasal İslamın momenti kırılmaya başladı. Buna karşılık siyasal İslam, kitlesel desteğine güvenerek, tüm siyasi kurumlarının, yayın organlarının, uluslararası desteklerinin yardımıyla toplumu kutuplaşmaya itmeye başladı. Ancak, siyasal İslamın burada duramadığı, Anadolu’dan başlayarak, milliyetçi ve bütünselleştirici (ortak akıl!) bir mantıkla, kitle eylemlerine dayanan bir dinamik yaratmaya, “sivil isyan ya da yeni siyasi dalga” (Yeni Şafak, 27/06/08) yaratmaya niyetlendiği görülüyor.

Bu sırada medyada bir dini akımın lideri, Fethullah Gülen’in hareketinin adeta bir toplumsal iktidar odağı olarak görülmesi olağanlaştırılıyor; Fethullah Bey’in dönmesi, Humeyni’nin dönmesi gibi “bir toplumsal olaya” dönüştürülmeye çalışılıyor.

Sıvas 1993’ün 15. yıldönümünde, karşımızda, Meclis’te çoğunluğa, medyada büyük ağırlığa sahip bir siyasi parti, varlığı “gösteri toplumunda” meşrulaşmaya başlayan bir siyasi-kurumsal-mali bir dinci akım, sürgünden geri dönmeye hazırlanan bir dini liderden ve Anadolu’dan başlayarak, bir kitlesel dalga yaratma girişiminden oluşan bir “toplu durum” var. Bu “toplu durum” içinden gerçek anlamda bir “olayın” patlak vererek, “durumu” kökten değişmeye zorlama riski giderek artıyor...

Cumhuriyet - 02 Temmuz 2008

Etiketler : , ,

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.