Mahalle Baskısından Özgürlüğe Doğru Yürüyüş

Mahalle Baskısından Özgürlüğe Doğru YürüyüşBİRGÜN GAZETESİ DİZİ YAZI VE ARAŞTIRMA DOSYALARI / MAHALLE BASKISINDAN DEVLET...

Mahalle Baskısından Özgürlüğe Doğru Yürüyüş

BİRGÜN GAZETESİ DİZİ YAZI VE ARAŞTIRMA DOSYALARI / MAHALLE BASKISINDAN DEVLET BASKISINA
 
MAHALLE BASKISINDAN ÖZGÜRLÜĞE DOĞRU YÜRÜYÜŞ
    
‘Ergenekonculuk ile ‘AKP yandaşlığı’ arasında sıkışıp kalarak soruna bakma şansımız yok. Tarihsel sorumluluğumuz çerçevesinde yaşadığımız coğrafyayı doğru tahlil etmemiz gerektiğine inanıyorum…

Anadolu’nun aydınlanmacı tavrından dolayı ve bizleri besleyen bu tavrın ortaya çıkışı için şapkamızı önümüze koyup duruma bakmamız gerekiyor. Cehennemin ortasında cehennem olmayanları bulmak zorundayız…

"Her kafes ardında mütecessis gözler vardır; denilebilir ki, kafeslerin her bir deliği baklava biçimi bir casus gözüdür; binlerce tahta çerçeveli göz mahalleyi bekler" Betimleme Refik Halit Karay’a aittir ve bize düşen  “Biz canlılar için bir cehennem varsa burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte yan yana durarak yarattığımız cehennem… İki yolu var acı çekmemenin: Birincisi, pek çok kişiye kolay gelir; cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek… İkinci yol ise riskli; sürekli dikkat ve eğitim istiyor. Cehennemin ortasında cehennem olmayan kim, ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak ve fırsat vermek…”

***

Dizimizi sonlandırdık, 10 ayrı yerdeki gözlemlerimi sizinle paylaştım. Dizimiz devam ederken başka ulusal gazetelerde Türkiye’nin gelecek 10 yılı tartışması vardı. Burada ortaya konulan görüşlerin pek çoğu dizimizde nokta nokta anlattığım konuları doğrular nitelikteydi. ‘Ergenekonculuk’la ‘AKP yandaşlığı’ arasında sıkışıp kalarak soruna bakma şansımız yok. Kendi tarihsel sorumluluğumuz çerçevesinde yaşadığımız coğrafyayı doğru tahlil etmemiz gerektiğine inanıyorum. Sizlerle paylaştığım her bir gözlemde de bunu yerine getirmeye özen gösterdim. Her bir yörede kaldığım ortalama 5 günlük süre içinde ulaşabildiğim pek çok insanla konuşmaya çalıştım. Kimi yerlerde görüştüğüm insan sayısı 150’nin üzerine çıktı. Bu sıradan bir anket çalışması değildi, elimde anket formu; insanlara “alın bunu yanıtlayın” biçiminde bir çalışma yapmadım. 23 senelik gazetecilik birikimimle mesleki çalışmalarım sırasında tanıdığım bölgelerde; doğru insanlara, doğru kesimlere, sorunu en yakıcı biçimde yaşayan insanlara ulaşmaya çalıştım.

Buradaki çalışmada temel olan gazetecilik refleksi idi.

Fiili durumlar ve zımmi yaklaşımlar

2 Mart’ta başladığımız ‘Mahalle Baskısından Devlet Baskısına’ başlıklı çalışmamız ile bir durum saptaması yapmayı amaçladık. Kimi yerde defacto hale gelen kimi yerde zımmi biçimde kabul gören mahalle baskısını pratiklerini sayfalarımıza taşıdık. Görüştüğümüz her insanın bir öyküsü vardı konuyla ilgili.

Kimi yerde kendi pratiğini kimi yerde tanıklıklarını kimi yerde gözlemlerini kimi yerde de yakın çevresinden tesbitlerini paylaştılar. Gerçeği ‘ben iktidarım’ anlayışıyla ‘eğip bükme yeteneği’ne sahip olan kesimlerden haliyle negatif tepkiler aldık. Buna rağmen ‘Türkiye Gerçeğine yazık ki ortadaydı ve 2 Mart’tan bu yana sayfalarımız elverdiğince bunları sizlerle paylaştık.

Kısa bir süre önce açıklanan Açık Toplum Enstitüsü’nce Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Binnaz Toprak başkanlığında gerçekleştirilen ‘Türkiye’de Farklı Olmak, Din ve Muhafazâkarlık Ekseninde Ötekileştirilenler’ (Bkz: www.osiaf.org.tr) araştırmasının sonuçlarıyla bizim çalışmamız arasında önemli bir paralellik ortaya çıktı. Yer yer çalışma yaptığımız iller çakışırken sonuçlara baktığımızda ortak iki tane perspektif görüyoruz: Birisi akademik ve yöntemsel araştırma düzeyinde diğeri ise sadece ve sadece gazetecilik refleksiyle ortaya konulan sonuçlar. Birini diğerinin üzerine koyma gayreti içinde değilim. Ancak sonuçlar itibariyle her iki çalışma Türkiye’de mahalle baskısının fotoğrafını çekmiştir. Özellikle ‘yandaş medya’ ve ‘cemaat basını’ bu konudaki çalışmaları gözden düşürmek için elinden geleni yaparken; asıl sorunun kendisini solda ifade edip; bu ülke gerçeğini görmeyip bu kesimlerle aynı kefeye düşenler de olduğunu belirtmek zorundayım.

KARANLIĞIN HEDEFİNDEKİ KADINLAR

Çalışmanın son bölümünde sizlerle benim de yazarları arasında yer aldığım www.habercek.com adlı haber portalında yazı yazan ‘köşedaş’ım Kıymet Nadir Bindebir’in 12 Şubat 2009 tarihindeki yazısından bazı bölümleri paylaşmak istiyorum. Bindebir’in; Anadolu’yu sarıp sarmalamaya çalışan karanlığı “bizim kadınlarımız” üzerinden nasıl anlattığına hep birlikte tanıklık etmek gerektiğine inanıyorum:

“….Korkuların erimiş kurşun gibi hormonlarının, insanlığının, anneliğinin üstüne yağdı Hanım!.  Korku bütün duygularını dağladı, geriye bir İTAAT bıraktı. İçi boş korkularla seni tehdit edene itaat etmeyi KUTSAL belledin. Erkekten korktun, ölümden korktun, kabir azabından korktun, öte dünyada şefaâte mâzhar olamamaktan korktun. Korkudan çıldırttılar seni. Korkudan aklını oynattın sen.

İtaatkâr olmanı talep eden kadın düşmanının kafasının içi kadar boş o korkular, senin içini boşalttı. Beynindeki sıvıyı, hormonlarını kuruttu korku!

Nesin, kimsin sen hanım? Bittin sen farkında mısın?

Bu seçimlerde din baronlarını bir kez daha oylarınla, ellerinle güvercin gibi besler gibi beslersen havalanacaklar. Güvercin gibi, havalanınca elinden yediğinin tepesine sıçacaklar.

29 Mart’ta desteklemeye devam edersen, 30 Mart’tan itibaren seni de beni de envai çeşit linçlere tabi tutacaklar biliyor musun???

Şu çektiğin yoksulluk ne ki! İçmeye su bulamayacaksın Hanım, içmeye suuuu!!! Anlıyor musun?

Sen çoktan bittin de Hanım, bu gidişle beni de bitireceksin!

Büşra, Kübra, Sümeyye, Hayrünisa kimsen kimsin... Seni korkutanların, tehdit edenlerin gözünde hiç önemin, senin gibi ölmeden kefenlenmiş, tesettüre girmiş diğer kadınlardan hiçbir farkın yok. Tek tipsin sen! İstediğin kadar renkli, istediğin kadar marka giy, farklı görünmeye çalış. Aynısın! Hepinizin aklı, ruhu kurumuş sizin Hanım!.

Sen Hanım! Kızını istemediği bir oğlanla nişanlayıp, oğlan tecavüz etsin diye kapıyı üzerlerine kilitledin...

Tecavüze uğrayan kızını öldürmeleri için ailenin erkeklerine yetki verdin...

Kızını bir kangal iple odaya kapatıp kendisini asmasını bekledin. Asmayınca fare zehiri içirdin. Gencecik kızdı, fare zehiri öldürmedi, kızını boğdun...

Bebeğini kestin, doğradın... daha yaşına girmemiş bebeğin bezini tecavüzcüler saldırsın diye açtın...

Bu resimlerin hepsinde türbanlı-tesettürlüydün sen!

Doğalgaz borularının çatladığı demlerde çatlayan şerha şerha yarılan ar damarı senindi. Türban yetmedi, ar damarını tutsun diye türbana, alnını kapatan o içbandı ekledin.

Hanım nesin sen? Kimsin sen?

‘Kimsin nesin?’ diye sorduğuma bakma, seni çok iyi tanıyorum aslında Hanım!

Güney Afrika’daki, 60 derece santigradda, tecrit edilmiş halde oksijensiz yaşayabilen bakteriyle aynı familyadansın sen.

‘Kadın’ kelimesinde cinsellik bulanlar sana ‘Hanım’ı asalet unvanı gibi yapıştırdılar-yakıştırdılar. ‘Kadın’ denildiğinde şeytanla özdeşleştirilmekten korktun. Hanımlık hoşuna gitti. O hanımlığı dik tutmak için röntgen filimlerini kıvırıp kafanı katmer katmer kumaşlara sardın. Bakteri gibi üredin, yayıldın.

Memlekette suç oranı arttıkça ‘maneviyat eksikliğinden’ dediler inandın. (…) Din’siz ahlak, din’siz namus olmaz sandın. Sana din pazarlayanlar en büyük ahlaksızlıkları, namussuzlukları yaptılar, hoşgördün.  ‘Çalsın ama iş yapsın’ dedin.

Alkolü yasaklayanların, aslında Afganistan’dan, İran’dan gelen eroine pazar açtıklarını senin seyrettiğin tv kanallarında söylemediler. Haberin olmadı...

Savaşı ‘ümmetin duaları’nın durduracağına,

Çok çocuk doğurmanın aileyi kurtaracağına,

Kafanı gözünü güneş ışınlarına kapatmakla allahın emrini yerine getirdiğine iman ettin.

Sen bittin Hanım, ama biterken ülkeyi de bitirdin!

Sadakayı ‘adil dağıtım-sosyal devlet’ diye yutturdular sana, saldırganı, edepsizi, cahili sultan diye ...

Ecelini ‘büyük Osmanlı’ diye şekere bulayıp yutturdular,  bir ayağın hep çukurda, öbür  ayağının altında muz kabuğu yaşamayı ‘hayat’ diye...

Az mürekkep yalamışını köşelere yazar, diksiyonu düzgünce olanını TV’lere spiker yaptılar senin, ‘Elhamdilüllah çalışıyoruz’ dedin. 2007 seçimlerinden sonra bir yıl içinde 250 bin kadının neden iş hayatından çekildiği seni ilgilendirmedi.

Senin aklını, bedenini, hormonlarını kontrol altında tutabilmek için eğitimli moronlarla cahil din tüccarları işbirliği yaptı.

Almanya’da, Türkiye’de, senin gibilerin parasını ‘yardım’ adı altında toplayıp o milyon dolarlarla kanallar kurdular. Ekranlardan, tesettürlü falcı şarlatanların psikolog bilim kadınlarını nasıl tokatladığını izlettirdiler sana.

Tesettürsüz ‘Kadın’ı tesettürlü ‘Hanım’a, bilimi dine dövdürdüler. Mest ettiler seni mest!

Elindeki televizyonun uzaktan kumandasıyla kumanda ettiler seni Hanım!

‘Saklı içerik’ kavramını hiç duymadın ama seyrettiğin her dizide, her filimde konaklı, malikâneli zengin hayatları yaşamak için çalışmak gerekmediğini kafana soktular. Tek yapman gereken ‘teslim olmak’tı.

Allaha, iktidara ve erkeğe teslim olmak! Teslim oldun ve bittin Hanım!

Öyle kaptırdın ki kendini televizyonda izlediğin hayatlara, gerçeği senaryoyu birbirine karıştırır hale geldin. Dizide doktor rolü oynayan adama “Ameliyatımı sen yap” diyecek kadar salaklaştın. Magandayı karizmatik, göbeğinin altındaki noktayı kaşıyarak dolaşan sakallıyı sevimli ve komik bulmaya başladın.

(…)

Suyuna zehir kattılar, seni besleyecek olan toprağına ‘altın çıkaracağız’ diye asit döktüler. Uyanmadın!

(…)

Mercimeği, bulguru alıp oyunu verdiğin adamlar ülkede satmadık bir b..k bırakmadılar.

Yakında tarımını Amerikalı yapacak, tarlanın kenarındaki suyun vanası İngilizin elinde olacak. Su faturasını onlara ödeyecek, tarlanda onlara marabalık edeceksin.  Gâvur Ziraat Bankası kadar bonkör olmayacak: Ödeyemediğin borca, krediye karşılık evine, arazine el koyacaklar.

Oy verdiğin parti ülkeyi iç savaşın eşiğine getirdi sen yine uyanmadın. Sıra gölleri, dereleri, nehirleri, SUYU SATMAYA geldi Hanım!

Bu seçimlerde de oyunu ‘Çalsın ama iş yapsın, satsın ama iş yapsın...dinime sahip çıktı, gıda kolisi gönderdi, çeyrek altın verdi’ dediğin sahtekârlara verirsen sen bittin,  beni de bitirdin şu güzelim ülkeyi de Hanım!

(…)

"Hepimiz uzaktaki büyük suçun yakındaki küçük ortaklarıyız"

Kıymet Nadir Bindebir’in anlattığı Türkiye ne yazık ki, son dönemde gerçekliğimiz. Sizler adına Anadolu’yu dolaştık, iki büyük kente uğradık; birisi Ankara biri İstanbul… Yaşanan baskıları, mahalle baskısından devlet baskısına dönüşen halleri sayfamızı taşıdık. Dizimiz devam ederken Darwin’e mahalle baskısı uygulayan bilim kuruluşlarındaki yobazları gördük. Yılbaşında İstanbul Bahçelievler’de bira içtiği için parkta öldürülen genci, içki sattığı için dayak yiyen büfeciye tanıklık ettik. Anadolu’da “öteki”leştirilen gencin durumunu getirdik sayfalarımıza. Anadolu’da genç olmayı, kadın olmayı, solcu olmayı, Alevi olmayı getirdik… Tüm bunları ifade ederken Ece Ayhan’ın dizesini kendi gerçekliğimiz olarak hepimizin karşısına çıkarmak istedim: “Hepimiz uzaktaki büyük suçun yakındaki küçük ortaklarıyız.”

Buradan yola çıkarak, gerek Anadolu’nun aydınlanmacı tavrından gerekse bizleri besleyen bu tavrın ortaya çıkışı için şapkamızı önümüze koyup bir kez daha duruma bakmamız gerekiyor. Bizler cehennem içinde cehennem olmayanları bulmak zorundayız. Ve yine Marco Polo’nun Moğol İmparatoru Kubilay Han’a anlattığı gibi; “Biz canlılar için bir cehennem varsa burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte yanyana durarak yarattığımız cehennem… İki yolu var acı çekmemenin: Birincisi, pek çok kişiye kolay gelir; cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek…

İkinci yol ise riskli; sürekli dikkat ve eğitim istiyor. Cehennemin ortasında cehennem olmayan kim, ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak ve fırsat vermek…”

Karanlıktan aydınlığa giden mutlu bir Türkiye umudumuz hep vardı, hep de var olacak…

BİRGÜN - 15 Mart 2009

Basında Aleviler Haberleri

Can Dündar: Aleviler tarih yazıyor!
Hilal Nesin’e sistematik saldırı
Alevi Kadınların ilk ve tek dergisi PELGÜZAR