1. HABERLER

  2. TÜMÜ

  3. MAKALE

  4. Yalçın YUSUFOĞLU : Her Temmuz'da Pir Sultan ölür dirilir
Yalçın YUSUFOĞLU : Her Temmuz'da Pir Sultan ölür dirilir

Yalçın YUSUFOĞLU : Her Temmuz'da Pir Sultan ölür dirilir

Yalçın YUSUFOĞLU : Her Temmuz'da Pir Sultan ölür dirilir"Pir Sultan kızıyım ben de Banaz’da / Kanlı yaş akıttım baharda...

A+A-

Yalçın YUSUFOĞLU : Her Temmuz'da Pir Sultan ölür dirilirYalçın YUSUFOĞLU : Her Temmuz'da Pir Sultan ölür dirilir

"Pir Sultan kızıyım ben de Banaz’da / Kanlı yaş akıttım baharda yazda / Dedemi astılar kanlı Sivas’ta / Darağacı ağlar Pir Sultan deyû / Kemendimi attım dâra dolaştı / Kâfirlerin eli kana bulaştı / Koyun geldi kuzulara meleşti / Koçlar ağlar ağlar Pir Sultan deyû...

Bektaşi Abdal’ı Koca Haydar Pir Sultan 1560’ta asılmıştı. Ozanın kanına bulanan Sivas kim derdi ki 433 yıl sonra onun anıldığı, sanatının ve eyleminin yaşatıldığı bir kültür şenliğinde tekrar kanlanacaktı. Öldürülen Pir Sultan 1’ken 36 olacaktı. [Katledilenlerin 17’si kadındı, Sultan adının kadın adı olduğunu düşünürsek, Pir Sultan’ın erkeği de kadını bir arada simgelediğini kabul edebilim.]

O gün kanlı ve kara kalabalıklar tarafından devletin himaye ve himmeti altında diri diri yakılan, dumanla boğulan 35 kişinin bir bölümü 4. Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne, Pir Sultan’ı anmaya gelmiş sanatçılardı, izleyici konuklardı veya Madımak’ın olağan müşterileriydi, diğerleri otelin emekçileri. Adlarını ve anılarını en başa, Pir Sultan Abdal’ınkinin yanına yazalım:

Muhibe Akarsu, 35 yaşında, Muhlis Akarsu'nun eşi / Muhlis Akarsu, 45 yaşında, Ozan / Gülender Akça, 25 yaşında, Metin Altıok, 52 yasinda, Şair, Yazar, Felsefeci / 22 yaşında / Mehmet Atay, 25 yaşında, Gazeteci / Sehergül Ateş, 30 yaşında / Behçet Aysan, 44 yaşında, Şair / Erdal Ayrancı, 35 yaşında / Asım Bezirci, 66 yaşında, Yazar, Araştırmacı / Belkıs Çakır, 18 yaşında / Serpil Canik, 19 yaşında / Muammer Çiçek, 26 yasinda, Oyuncu / Aşık Nesimi Cimen, 62 yaşında / Carina Cuanna, 23 yaşında, Hollandalı Gazeteci / Serkan Doğan, 19 yaşında / Hasret Gültekin, 26 yaşında, Halk Ozanı / Murat Gündüz, 22 yaşında / Gülsüm Karababa, 22 yaşında / Uğur Kaynar, 37 yaşında, Şair / Asaf Koçak, 35 yasinda, Karikatürist / Koray Kaya, 12 yaşında – öldürülenlerin en genci / Menekşe Kaya, 17 yaşında / Handan Metin, 20 yaşında / Sait Metin, 23 yaşında / Huriye Özkan, 22 yaşında / Yeşim Özkan, 20 yaşında / Ahmet Öztürk/ Ahmet Özyurt, 21 yaşında / Nurcan Şahin, 18 yaşında / Özlem Şahin, 17 yaşında / Asuman Sivri, 16 yaşında / Yasemin Sivri, 19 yaşında / Edibe Suları, 40 yaşında, Ozan / İnci Türk, 22 yaşında / Kenan Yılmaz, 21 yaşında.

SÜLEYMAN DEMİREL SAHNEDE

Yakın tarihimizde çeşitli şeamet politikalarıyla tanınan Süleyman Demirel’i işaret etmeden olmaz. Ama önce Sivas’ta ne oldu, ona bakalım?

Saldırı planlıydı. Hazırlık festivalden önce başlamıştı. Milli Gençlik Vakfı denilen milli defa milli teşkilat Kayseri, Yozgat, Tokat, hatta Konya’dan linççiler getirerek öğrenci yurtlarına yerleştirilmişti. Belediye kaldırım taşları yenileneceği bahanesiyle Madımak Oteli’nin önüne kamyonla kaldırım taşı getirip yığmıştı. Üstünde “Müslüman Kamuoyuna” veya altında “Müslümanlar” yazan bir kaç imzasız bildiriler dağıtılmış, Aziz Nesin hedef gösterilmişti:

"Aydınlık gazetesi denilen bir paçavrada, mel'un Rüşdi'nin figüranlığına soyunan, dünya emperyalizminin gönüllü uşağı Aziz Nesin, aynı şekilde, Kur'an'ın korunmuşluğuna dil uzatmış, Hazret-i Peygamber (S.A.V.)'in aile hayatını (hâşâ) bir genelev ortamına benzetmiş ve ümmetin anaları olan hanımlarına (hâşâ) fahişe deme cür'etinde bulunmuştur. (...) "Salman Rüşdi köpeği Müslümanlar'ın çok az olduğu kâfir bir ülkede korkudan sokağa çıkmaya bile cesaret edemezken, onun yerli uşağı Aziz Nesin köpeği, yanında kendisiyle beraber bir ekiple birlikte, şehrimiz Valisi tarafından davet edilip, şehirde adeta Müslümanlar'la alay edercesine gezebilmektedir. (...) Kâfirler şunu iyi bilmeli ki: İslâmın Peygamberi'ni ve kitab'ın izzetini korumak için, bu uğurda verilecek canlarımız vardır. Gün, Müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür."

Cellatlar can vermeye değil can almaya geliyorlardı. İşleri buydu, tıynetleri buydu. Üstelik sayıları 5-10 bin olunca büsbütün azıtacaklardı, çünkü cinayet toplu hal alınca kalabalık kendisini kaybederdi. Cehde çıkanların ruhlarındaki karanlık, benliklerindeki aşağılılık dışa kusulurdu, yapabilecekleri tek şey linç, cinayet, kıyamdı olurdu, katliam olurdu.

Katillerin gücü masum, silahsız ve korunmasız insanlara yetiyordu, ama kudurmuş saldırganları önleyecek, oteldeki insanları koruyacak kolluk kuvvetleri ne yapıyorlardı? Hiç. Masumları değil saldırganları koruyorlardı. Zaten katliam ancak bu sayede gerçekleşti.

Olaylar Ankara’ya intikal eder etmez ipleri ele alan C. Başkanı Süleyman Demirelhalkın burnu kanamayacak, polisle halkı karşı karşıya getirmeyin” diye Sivas mülki ve askeri erkânına kesin talimat verecekti.

İkide bir bayrak, ezan, Kur’an deyip duran başbakan Tansu Çiller olaydan sonra “çok şükür dışarıda yanan olmadı, kimsenin burnu kanamadı, içeride ölenler dumandan öldüler, konuyu büyütmeyin, bu kadar insan maçta da ölebilir” diyecek kadar tıynetini ortaya koyacaktı.

Daha başlangıçta vali şehirdeki askeri birlikten yardım istediği ve isteğini yinelediği halde Tugay Komutanı Tuğg. Ahmet Yücetürk saldırgan kalabalığı dağıtmak için asker göndermemiştir, askeri birlikler sekiz saat sonra (insanlar yandıktan sonra) gelmiştir.

Karanlık güruhların bu cinai karakteri bizde de başka ülkelerin de tarihinde görülmüştür. Bunda şaşılacak bir yan yoktur. Ama ortadaki asıl siyasi suç olayları önlemesi gereken ve bunun için emirlerinin altında yeterli güç bulunan yöneticilerin olayların gelişimine seyirci kalmalarıdır, GÖZ YUMMALARIDIR.

DEMİREL, ÇİLLER, GÜREŞ, İNÖNÜ A.Ş.

Tekrar edelim, en tepeden başlayarak katiller himaye ve müzaheret görmüşlerdir. Bu suçta Demirel, Çiller, Gen. Kur. Bşk. Doğan Güreş, İçişleri Bakanı Gazioğlu ve olaylar sırasında İstanbul Küçükçekmece'de Atom Enerjisi tesislerinde olan Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü’nün dahli vardır. Otelde mahsur kalanlar İnönü’yü telefonla bulmuşlar onu tekrar tekrar aramışlardır. O da Demirel’e ve Çiller’i sık sık aramıştır, bu iki kişi İnönü’yü müsterih olmasını, kimsenin zarar görmeyeceğini söyleyerek onu kandırmışlardır, daha doğrusu adam yerine koymamışlardır. Erdal İnönü bu basiretsizliği yapacağına refleks gösterip hemen Yeşilköy’e gelseydi, ilk uçakla Ankara’ya geçseydi, 2 saat içinde Ankara’da olaya müdahil olabilirdi. Kanımca gene ona aldıran olmazdı, kaşarlanmışlar bu saf insanı kandırırlardı, fakat hiç değilse görevinin sorumluluğuna uygun davranmış olurdu.

Devletin başbakan yardımcısı Erdal İnönü’nün şu sözü tarihe geçecek vahimliktedir: “Bu olaya geç müdahale edilmesinde Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Çiller, Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’in de benim kadar sorumluluğu var.

Bu cümle, kolektif suçun devletin tepesindeki bir siyasetçi tarafından itirafı değilse, nedir?

PİR SULTAN HEYKELİNDE ALEVİ-BEKTAŞI DÜŞMANLIĞI

Devlet kalabalığı önlemek için ne yapmıştır biliyor musunuz? Refah Partili Karamollaoğlu denilen şahıs “Pir Sultan Heykeli kaldırılırsa kalabalık yatışır demiştir”, valinin emriyle heykeli sökmüşlerdir. Pir Sultan’ı temsil eden anıtı halatlarla sürükleyen kalabalık gazalarından memnun ve muzaffer, daha çok azmış halde otelin önüne geri dönmüştür.

Yetkililerin yaptığına bakın, demokratik ülkelerde kullanılan yöntemlerle su sıkarak veya barikat kurup kalabalığı o hattın gerisine iterek ya da benzeri başka yollardan kalabalığı dağıtacaklarına heykelden hınç alıyorlar. Sivas katliamı denilince çoğunlukla aklımıza gelmeyen bu heykel olayı çok şey anlatıyordu. Mesele devletin aczi olmaktan öte anlam taşıyordu. Onun Osmanlıdan devraldığı ‘Kızılbaş fobisi’ni yansıtıyordu. Demek ki, meselenin aslı astarı ne Aziz Nesin’miş, ne Salman Rüşdi. Bir kısmı Sivas’lı, bir kısmı dışarıdan getirilmiş o kara kara kalabalıklar Sivas ilinin yetiştirdiği en önemli tarihsel şahsiyete düşmanmışlar, 4,5 asırdır capcanlı kalmış Pir Sultan’ın değil heykeline, ismine bile tahammülleri yokmuş. Yani Sünni ve Hanefi Osmanlı devletinde ve resmi dinin gene Müslüman, Hanefi ve Sünni olduğu günümüzde Alevilere, Bektaşilere karşı uygulanmış olanlarmış meselenin aslı.

I. Selim zamanında 1514 Çaldıran Seferi sonrasında -daha Payitaht’a dönmeden, Kürdistan’da İdris Bitlisi’yle yaptığı düzenlemelerle- başlayan Türkmenleri imha politikası zamanla (göçebe) Yörük olsun, (yerleşik) Türkmen olsun, Kürt olsun yüzbinlerce Aleviye karşı daimi bir etnik temizlik ve pogrom geleneğine dönüşmüştü. 1970’li yıllarda özel harp politikası ülkücü faşistler ve İslamcı faşistler aracılığıyla 3 Eylül 1978'de Sivas'ta, 25 Aralık 1979'da K. Maraş'ta, 4 Temmuz 1980'de Çorum'da kıyam düzenlerken oralarda Aziz Nesin mi vardı? Gene 1978’de Alevi yurttaşların yaşadığı kentlerden Malatya’da Belediye başkanı Hamit Fendoğlu’na postayla koli gibi gönderilen bubi tuzağı Fendoğlu’nu ve torunu öldürmüş, kalabalıkları Alevilere saldırtmıştı. O bubi tuzağını yapmaya veya temin etmeye yetenekli hiç bir sol örgütün bulunmadığını teknik yetkililer açıklamıştı. Bu da bir özel harp/kontrgerilla marifetiydi. 1975 Şubatında 8 ildeki TÖB-DER mitinglerinde de Alevi yurttaşların bulunduğu illerde aynı organize kalabalıklar saldırtılmamış mıydı? Öğretmenlerin özlük haklarını savunmak mı suçtu? (O dönemde müstafi Ecevit’ten sonra kurulmuş Sadi Irmak başkanlığında partiler üstü bir ara hükümet vardı.)

Pir Sultan Şenlikleri’nin ilk üçü ozanın köyü Banaz’da yapılmıştı. 1993’te ilk kez Sivas’ta yapıldı. 1978’den sonrki 15 yıl içinde Sivas’ın geriye doğru politik değişimin ne boyutlara vardığı o yıl görüldü. Şenlikler bugün de Banaz’da devam ediyor.

O MEŞ’UM CUMA

Basından derlediğimiz o günkü 8 saate göz atalım:

» Saat 13.30: Merkezpaşa Camiinde namazdan çıkan gruplar Hükümet Konağı önünde toplanıp Vali ve Aziz Nesin aleyhine gösteri yaparlar.

» 13.45: Vali Ahmet Karabilgin, Tugay Komutanı Ahmet Yücetürk’ten askeri birlik göndermesi için yardım ister.

» 14.00: Hükümet Konağı önündekiler Kültür Merkezi’nde toplanan kitleye saldırırlar, ama püskürtülürler.

» 14.15: Vali, Başbakan’ı ve İçişleri Bakanı’na faks ve telefonla gelişmeler hakkında bilgilendirir.

» 14.45: İçişleri Bakanlığı’ndan, Kayseri ve Tokat Valilerinden, Hafik, Yıldızeli, Kangal, Şarkışla ve Zara kaymakamlıklarından takviye güç istenir. Vilayet Tugay Komutanlığından tekrar askeri birlik talep eder.

» 14.50: Püskürtülen grup Kültür Merkezi Valilik önüne döner, gösterilerine devam eder.

» 15.00: Saldırganlar Atatürk Caddesi’ndeki bir cafe’yi taşlarlar.

» 15.30: Fiillerine Kültür Merkezi’ni taşa tutmakla sürdürülürler. Vali üçüncü kez Tugay Komutanı’na başvurur.

» 15.55: Polis saldırganları copla dağıtma girişiminde bulunur ama buna yapmaya ne gücü vardır, ne niyeti. Girişim sonuçsuz kalır.

» 16.30: Sayıları 5 bine ulaşan saldırganlar konukların içinde bulunduğu Madımak Oteli’ni sarar ve sözünü ettiğimiz kaldırım taşlarını fırlatıp camları kıramaya başlar. Polis telsizinden duyulan konuşma şöyledir:

-Taş atıyorlar, saldırıyorlar Müdürüm, ne yapalım?

Emniyet Müdürü Doğukan Öner aynen şu talimatı verir:

-Anlaşıldı, müdahale etmeyin.

Bütün bunlar olurken otelde mahsur kalanlar tanıdıkları milletvekillerini, bakanları aramaktadırlar. Ankara’dakiler “Merak etmeyin, gereken yapılacak” demektedirler.

» Saat 17.00: Erdal İnönü, Madımak Oteli’ndeki Aziz Nesin’e ulaşır, söylediklerinin diğerlerinden farksızdır: “Endişeye mahal yok, en kısa zamanda takviye güç gönderilecek, kimsenin kılına dahi zarar gelmeyecek”

Ne var ki, Ankara’nın teminatına rağmen takviye güç bir türlü “kurtarmaya” gelmemektedir. Oysa Tugay yakındadır ve komutanın emrinde 6 bin asker vardır.

» 17.00: Vali Refah Partili Belediye Başkanından kitleyi yatıştıracak bir konuşma yapmasını ister. O da konuşmasına: “Bir defa şöyle bir fatiha okuyalım. Sonra şunların ruhuna el fatiha diyelim” diye başlar.

Konuşması “Mücahit Temel” sloganlarıyla karşılaşır. Mademki Cenab-ı Hak Türkiye’ye bir Mücahit Erbakan Baha eylemiştir, elbette her vilayete birer çömez mücahit ihsan edecektir, Sivas’a Mücahit Temel, İstanbul’a il başkanı Mücahit Tayyib gibi.

» 18.00: Mücahit Temel bu kez Kültür Merkezi önündeki Ozanlar Anıtı kaldırılırsa topluluğun yatışabileceğini buyurur. İçişleri Bakanı’yla yaptığı telefon görüşmesinde Pir Sultan Abdal heykelinin kaldırılmasını ister.

» 19.00: Vali Ahmet Karabilgin’in onayıyla Pir Sultan Abdal Heykeli vinçle yerinden sökülür. Saldırganlar heykeli iplerle bağlayıp cadde boyunca çığlık ata ata sürüklerler.

» 19.45: Kalabalık otelin önündeki araçları, sonrada oteli ateşe verir. Linç güruhu artık kundakçı da olmuştur. Bir şehirde yangın çıkarsa ne olur? İtfaiye gelir söndürür. Hayır, o gün Sivas’ta bir türlü gelmez.

» 20.30: Nihayet gelen itfaiye aracının merdivenleriyle Aziz Nesin ve içeridekilerin bir kısmı dışarı çıkarılır. Kalabalık Aziz Nesin aleyhine bağırıp çağırmaktadır. İtfaiyeciler ve RP’li Belediye Meclis üyesi Cafer Erçakmak itfaiye merdiveninden inen Aziz Nesin’e saldırırlar. İtfaiye aracının üzerine çıkan Erçakmak “O adamı kurtarmayın, o öldürülmeye müstahak adamdır” diye bağırmaktadır. Aziz Nesin başından ve çeşitli yerlerinden yaralanır.

» 20.55: İnsanlar içeride cayır cayır yanmışlardır veya dumandan boğulmuşlardır, Ancak o zaman kolluk kuvvetleri havaya ateş ederek kalabalığı “dağıtmayı” hatırlayacaktır.

» 22.00: Her şey olup bittikten sonra takviye kuvvetler gelir. Laik devlet ve dinci, ülkücü, gerici bilmem neci kalabalık emellerine nail olmuşlardır. Kara yaftayı bu toplumumuzun boynuna geçirmişlerdir. Türkiye bir takım kalabalıkların sekiz saat süreyle kuşattıkları bir binadaki insanları yaktıkları bir yerdir, ama daha önemlisi Türkiye Cumhuriyeti bütün bu sekiz saat boyunca parmağını kıpırdatmadığı, bunun talimatını da Cumhur’un başından aldıkları bir devlettir.

MEDYA NE DEMİŞTİ?

Demirel, Çiller ve diğer yöneticiler büyük bir pişkinlikle olaylardan Aziz Nesin’i sorumlu tuttu. Oysa Nesin tahrik edici konuşma yapmak şöyle dursun, tamamiyle barışçı konuşma yapmıştı. Orada söylediği en önemli söz (Ali-Ayşe veya Ali-Muaviye ayrılığını kastederek) 1300 senelik kavgayı bugüne taşımak aptallıktır olmuştu. Alevi-Sünni kavgasını reddetmiş, o ayrılığın artık tarihte bırakılması gerektiğini söylemişti, hatta yerli izleyici kitlenin tamamına yakının Alevi olduğunu bildiği için eleştirisini ve uyarısını daha çok onlara yöneltmişti. Aziz Bey birçok hatipten farklı olarak hep dinleyicinin hoşun gidecek fikirleri söylemezdi, tam tersine, onların hoşlanmayacağı görüşleri varsa, özellikle o hususlar üzerine vurgu yapardı.

Kaldı ki, onun ne söylediğinin hiç önemi yoktu, saldırı planlıydı, o ne söylerse söylesin plan etkinliğe saldıracaklardı. Kundakçı kalabalıklar Aziz Nesin, Salman Rüşdi’nin "Şeytan Ayetleri"ni çevirtip Aydınlık’ta yayınlamak istediği için cihat açtıklarını -Nesin Sivas’a gelmeden önce- ilan etmişlerdi. [Bu hususu politik nesebi gayet sahih Demirelgillere değil, aşağıda adlarını anacağım gazetecilere söylüyorum.]

Olayın birinci derece sorumlusu olan yöneticilerin kabahatı Nesin’e yıkmaları anlaşılır bir şeydi, ama asıl bu ülkenin aydınına asıl azap veren medyanın tutumu oldu. Olayın birinci yıldönümünde Expres Dergisinin -2 Temmuz 2004 tarihli 23. sayısında- basının şöhretlerinden yapılan alıntıları geçen yıl Feza Kürkçüoğlu Birgün Gazetesi’nde yayınlamıştı (30 Haziran 2007.) Medyamızın yıldızlarının Sivas Katliamına nasıl baktıklarını ister arkeolojik kazı olarak, isterse yaşarlığı değişik olaylarda devam eden deformasyonlar zincirinin unutulmaması gereken bir halkası olarak anımsayalım:

Aziz Nesin'in bir süreden beri yaptığı konuşmaların büyük çoğunluğumuzca hoş karşılanmadığı muhakkak. Altan Öymen / Milliyet, 4 Temmuz 1993.

Önce, Aziz Nesin'e "artık dur" demek gerekiyor. Yalçın Doğan / Milliyet, 4 Temmuz 1993.

Olayların tetiği Aziz Nesin'in provokasyonu ile çekiliyor ve başka provokatörlerin de olayların içine girmesi ve devletin acziyle beslenerek, Madımak Oteli'nin kundaklanmasına ve 35 kişinin yanarak ve boğularak can vermesine işler varıyor... Cengiz Çandar / Sabah, 4 Temmuz 1993.

Komik hikâyelere imza atan yazar Aziz Nesin, bu defa izleri uzun yıllar kalacak bir trajedinin kahramanı oldu. Sivas'ta ilk elde 35 kişinin ölümü, çok sayıda kişinin de yaralanmasıyla sonuçlanan arbede, onun merkezinde bulunduğu yoğun tahriklerle meydana geldi. Fehmi Koru / Zaman, 4 Temmuz 1993.

Sivas'ta Aziz Nesin'i (o istediği kadar inkar etsin) Allah korumuş... Büyük geçmiş olsun. Başına bir kaza gelseydi, yer yerinden oynardı. Biliyoruz. Ama şimdi, ölen 35 vatandaşımız için kimsenin tırnağı bile oynamayacak. Onu da biliyoruz... Rauf Tamer / Hürriyet, 4 Temmuz 1993.

'Düşünce hürriyeti' etiketi altında gereksiz tahrikler yapan, en gelişmiş demokrasilerde bile provokasyon olarak kabul edilebilecek davranışlarda bulunan kimseler, Sivas'ta ortaya çıkan bu sonucu dikkatli bir şekilde değerlendirmek zorundadır. "Şeriat ayaklandı" deyip işin içinden çıkmak isteyenler, olaylar sırasında çekilen fotoğrafları dikkatle incelenmelidirler. O fotoğraflarda neden yeşil bayrak değil de Türk bayrağı taşındığının ciddi bir tahlilini yapmalıdırlar. Ertuğrul Özkök / Hürriyet, 4 Temmuz 1993.

Halkta bir hazırlanmışlık olmasa, Aziz Nesin'in Pir Sultan Abdal şenliklerinde söylediği birkaç münasebetsiz cümle bu kadar tepkiye yol açmazdı. Nihayet, "Beyin damarlarının kireçlendiği" izlenimi veren, öte yandan da bir "hırs-ı piri" ile yanıp tutuşan birinin hezeyanları olarak değerlendirilir biterdi. Oktay Ekşi / Hürriyet, 4 Temmuz 1993.

Yukarıdaki sözlere bakınız: Bugün gazetecilerin duayeni denilen Ekşi (üstelik kendisi Basın Konseyi Başkanı olduğu halde) meslektaşı Nesin’i, gözü ezeli hırstan kararmış, hezeyanlar içinde yanıp tutuşan bir bunak olarak tanımlamaktan çekinmiyordu. Nesin o sırada 78 yaşındaydı. Onu yakından tanıyan herkesin bildiği gibi zihni de, bedeni de dinçti, belleği şaşılacak kadar güçlüydü. Harisliğe gelince, o zamana kadar Türkiye’de hemen hiç bir yazarın yaşamında göremeyeceği bir saygınlığa, ikbale ve maddi olanağa kavuşmuştu. Örneğin daha 1956 ve 57’de yani 41-42 yaşında iki kez İtalyan Palmiye ödülünü kazanmıştı. Kitapları 60 kadar dile çevrilmiş, ödüller almış bir yazardı. Maddi servetini kimsesiz çocukların vakfına (Nesin Vakfı) vakfetmişti. Aradan 15 yıl geçti, o gün henüz 60’ına gelmemiş Ekşi bugün tam tamına 76 yaşındadır, yani Nesin’e bunamış dediği yaşa çok yakındır. Tekrar ediyorum, Ekşi o satırlarını acaba anımsıyor mudur? Biz onun gibi değiliz, kendisine ateh getirmiş, hatırlayamaz demeyiz. Ama yazdığını da hatırlatmak isteriz. Ona değil de, bilmeyenlere veya unutmuş olanlara.

Ekşi’nin gazetesinin genel yönetmeni ise -kundakçı katilleri aklarcasına- onların elinde yeşil bayrak değil, gazetesinin logosundaki al bayrak olmasıyla göneniyor. Yukarıda andığımız K. Maraş, Sivas, Malatya, Çorum katliamlarında da Yeşil Bayrak yoktu, başı yeşil bayraklı şeriatçılar değil, al bayraklı ülkücüler çekiyorlardı, elebaşları MHP davasından yargılandılar, duruşmalar devam ederken 1987’de MÇP milletvekili bile seçilen oldu, unuttuk mu? Ayrıca her türlü gerici kalkışmada Türk Bayrağı vardır. Katliam katliamdır, katliamcı yeşil bayrak taşırsa kötü, albayrak taşırsa cici mi olacak? [Ve o gün şeriat tehlikesi görmeyen genel yönetmenin bugün (patronunun menfaatleri AKP hükümetiyle çatışınca) ‘laiklik elden gidiyor’culara katıldığını da görüyoruz.]

Yukarıdaki alıntıları yazıya aktardığım için adlarını andığım 35 kişinin anısından özür dilemem lazım. Katliamdan Nesin’i sorumlu tutmak dolaylı yoldan katilleri aklamaktır. Sivas’ta ölenlerin anısına saygı duymamaktır.

Son bir bilgi vereyim: Yakılıp yıkılan heykele ne oldu, yerine yeni bir Pir Sultan heykeli veya ölenler anısına bir anıt yapıldı mı dersiniz? Hayır, oraya koca bir Atatürk Heykeli dikildi. Böylece Cumhuriyetimizin laik yumruğu heykel olup irticaın tepesine indi. Devlet ebed müddet böyle yapardı işte? Hem yobazlara haddini bildirdik, hem de o Kızılbaş’tan kurtulduk. Nedir öyle, o eski âsi Türkmenlerden çektiğimiz? Birisi “Ferman padişahın dağlar bizimdir” der, anarşi ve terörü över, öteki “Senin de çarkın kırılır” diye devlet otoritesine intizar eder.

* * *

2 Temmuz Pir Sultan’larını anan sözlerimize, idamından sonra Pir Sultan’ın kızına atfedilen dizelerle başlamıştık, gene idamdan sonra Pir Sultan’ın ağzıyla söylenmiş halk deyişlerinin en önemlisiyle bitirelim. Böyle bitirelim ki, 2 Temmuz’u tetikçilere indirgemeyelim, asıl sözümüz dindar olsun olmasın bütün hükümdarlara, bütün zalimlere, bütün egemenlere gitsin:

Yürü bre Hızır Paşa / Senin de çarkın kırılır / Güvendiğin padişahın / O da bir gün devrilir / Ben Musayım sen Firavun / İkrarsız Şeytan-ı lâin / Üçüncü ölmem bu hain / Pir Sultan ölür dirilir...

Yalçın YUSUFOĞLU

<!--

var prefix = 'ma' + 'il' + 'to';

var path = 'hr' + 'ef' + '=';

var addy51952 = 'yyusufoglu' + '@';

addy51952 = addy51952 + 'yahoo' + '.' + 'com';

var addy_text51952 = 'yyusufoglu' + '@' + 'yahoo' + '.' + 'com';

( '' );

51952 );

( '' );

//-->n

<!--

( '' );

//-->

<!--

( '' );

//-->


Sesonline.net - 02.07.2008

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.