1. HABERLER

  2. TÜMÜ

  3. MAKALE

  4. Yüksek Yargı'ya Alevilik üzerinden saldırı devam ediyor
Yüksek Yargı'ya Alevilik üzerinden saldırı devam ediyor

Yüksek Yargı'ya Alevilik üzerinden saldırı devam ediyor

Yüksek Yargı'ya Alevilik üzerinden saldırı devam ediyorUzun süreden beri yaptıkları yayınlar ve yazdıkları köşe yazıları ile...

A+A-

Yüksek Yargı ve Alevilik  Yüksek Yargı'ya Alevilik üzerinden saldırı devam ediyor

Uzun süreden beri yaptıkları yayınlar ve yazdıkları köşe yazıları ile "Yüksek Yargı mensuplarının Alevi olduğu, Alevilerin Yüksek Yargıyı ele geçirdiği, Yargının bu nedenle yanlı davrandığı, tarafsız olmadığı" yaygarası koparan dinciler hız kesmiyor. Son örnek Fettullahçı Aksiyon Dergisi yazarı Ahmet Taşgetiren'den geldi. Taşgetiren'in yazısını sizlerle paylaşacağız. 

Evet dincilerin amacı artık çok daha net olarak ortaya çıkmaya başlıyor: Yargıda ve Ordu da sayıları artık parmakla sayılan üç beş Aleviyi de tasfiye etmek. ABD patentli Ilımlı İslam Projesinin önünde en büyük engel olarak gördükleri Alevileri yönetim kademelerinden tamamen temizlemek. Bu saldırı yüksek bürokraside ki SON ALEVİ'ye kadar sürecektir. 81 İl Valisinden bir tanesinin bile alevi olmadığı ülkemizde dincilerin bu fetih anlayışı insanı ürkütüyor. Evet bu ayrımcı ve saldırgan zihniyetten ürküyor ve korkuyoruz. Alevileri ötekileştiren, dışlayan, ayrımcılığa tabi tutan, ALEVİ KİMLİĞİNİ HEDEF HALİNE GETİREN zihniyet, artık yok etme politikasına girişmiştir. Alevileri Katlet (Maraş, Çorum, Sivas). Katledemiyorsan Asimile et (Köyüne Cami yap, Çocuklarına Zorunlu Sünnilik Dersi okut). Asimile de edemiyorsan Tasfiye et (Onları her yerden temizle). Evet bugün planın bu aşamasını yaşıyoruz. Her yeri İslami rejim için ele geçirilecek bir kale, bir mevzi gibi gören ve adım adım ilerleyen bu yobaz zihniyet karşısında Alevi toplumunu hukuk, demokrasi, laiklik ve Cumhuriyet değerleri için daha duyarlı olmaya çağrıyor ve Taşgetiren'in yazısını aktarıyoruz:

Yüksek Yargı ve Alevilik 

Ahmet Taşgetiren / Aksiyon
 
Yüksek Yargı’da Alevilik” dendiğinde, Aleviliğin orada farklı bir bilinç hâli içinde olduğu kanaati oluşuyor. Bu da yargının misyonu açısından son derece tehlikeli bir durum oluşturuyor. 

Bu başlığın ne kadar netameli olduğunu biliyorum. Ama bu konunun yazılmasının, “yargıya güven” açısından kaçınılmaz bir şey olduğunu da biliyorum.

Alevilik konusunun kritik yönleri var.

Bir kere, hükûmet bir “Alevi açılımı” inisiyatifi başlattı. Açılımın temelindeki mantık şu oldu: 

-Memleketimizde Alevilerin sorunları var, kimi haksızlıklara maruz kaldıklarına, ihmal edildiklerine, ikinci sınıf insan-inanç topluluğu muamelesine tabi tutulduklarına, devletten eşit muamele görmediklerine, imkânlardan eşit biçimde yararlanmadıklarına, kendilerini ifade edemediklerine inanıyorlar.

Alevi açılımı” bu alanlardaki şikâyetleri gidermeyi amaçlıyor. 

Yani hadisenin bu boyutunda bir mağduriyetin giderilmesi söz konusu.

Buna karşılık, “Yüksek Yargı’da Alevilik” dendiğinde ise, mağduriyeti değil, bir “Bilinçli Odaklaşma” hâlini konuşmuş olmaktayız.

Kendiliğinden oluşan bir hiyerarşik yapıyı değil, bir iradi ve belki örgütlü tırmanmayı konuşmuş oluyoruz.

Yani farklı insan topluluklarına rağmen, güdülerek gerçekleşen bir güç birikiminden söz ediyoruz.

Yüksek Yargı’da Alevilik” dendiğinde, Aleviliğin orada farklı bir bilinç hâli içinde olduğu kanaati var.

Bu da yargının misyonu açısından son derece tehlikeli bir durum oluşturuyor.

Yani olay sonuçta şöyle ifade edilebilir:

Yüksek Yargı’da Alevilik”, “Yüksek Yargı’da bir mezhep yapılanması” anlamına gelir.

Şöyle denebilseydi, sanırım, Alevi vatandaşlarımız açısından da hadisenin garabeti anlaşılabilirdi:

Yüksek Yargı’da bir Sünni yapılanması var!

Böyle bir kanaatin Diyanet’i bile tartışmalı hâle getirdiğini gözlemekteyiz. Yani “Diyanet tamamen Sünni bir kuruluştur” kanaati, bir yerde, Aleviliğin tüm sisteme itirazının kaynağını oluşturuyor.

Eğer böyle ise “Yargıda bir mezhep ağırlığı” Diyanet’ten çok daha tartışmalı bir durum ortaya çıkarır.

Çünkü ne de olsa Diyanet, Türkiye gibi laik bir ülkede bile olsa, bir din kurumudur ve “dinî bir muhteva” içinde olmak zorundadır. Bunda mezhep dengesinin gözetilmesi elbet dikkate alınabilir, ama, Diyanet’te bir renk ağırlığı gene de, katlanılabilir bir şeydir.

Ama “Yargıda mezhep ağırlığı” ortaya çok abes bir misyon tartışması çıkarır?

Neden?

Çünkü burada akla hemen;

-‘Neden böyle bir odaklaşma olabilir, olmuştur?’ sorusu gelir.

-Bir mezhep topluluğunun yüksek Yargı’da kadrolaşmasının amacı ne olabilir?

-Yüksek Yargı, bir yandan tüm yargı sürecini denetliyor, bir yandan yasamayı denetliyor, bir yandan yürütmeyi denetliyor, bir yandan siyasi partiler hakkında hayati kararlar veriyor ve bir yandan tüm yargı kadrolarının mesleki geleceği hakkında yargı yolu kapalı kararlara imza atıyor...

Normalde yargı mantığı, yargının tüm kademeleri için bağımsızlık ve tarafsızlığı olmazsa olmaz değerde ilkeler sayar.

En basit bir hak davasında bile, yargıcın durduğu yer, adaletin içe sinmesi için vazgeçilmez şarttır.

Bağımsızlık ve tarafsızlık, yukarıda saydığımız, Yüksek Yargı’nın yetki alanında, milyonlarca insanın hatta tüm ülkenin kaderini ilgilendiriyor.

İşte o noktada, bilinçli bir kadro yapılanması özel anlam kazanır.

Hemen şunu söyleyelim:

Yargıç da olsa her insanın bir aidiyeti bulunacaktır. Sünni olur, Alevi olur, inançsız olur, gayrimüslim olur...

İnsanlar, yargıç olunca inançlarından ve aidiyetlerinden sıyrılıp çıkmazlar.

Onun için, benim burada yaptığım tahlil, insanların şu veya bu aidiyetini yadırgadığım anlamına gelmiyor. Onun için de, bundan, bir Alevi vatandaşımızın asla rahatsız olmaması gerekir.

Dikkat çekici olan, özel, bilinçli, iradi, güdülen bir kadrolaşmanın varlığı iddiasıdır.

Böyle bir kadrolaşma var mı, yok mu, bu da tabii ki sorgulanması gereken bir durumdur.

Böyle bir iddia var; uzunca zamandır konuşuluyor, yazılıyor.

Yargıtay’da şu kadar, Danıştay’da şu oranda, şurada bu oranda gibi tahminler yürütülüyor.

Bazen, HSYK Başkan Vekili Kadir Özbek’e yönelik olduğu gibi “isimlendirilerek” Alevilik iddiasında bulunuluyor.

Bu iddiaların, diyelim HSYK’nın en çok tartışıldığı bir süreçte, kamuoyu vicdanında, tartışmalara belirgin bir çerçeve çizmediği söylenemez.

Bana göre, mesele hâlâ iddia safhasındadır.

Vaktiyle, “Alevi asıllıMehmet Moğultay’ın Adalet Bakanlığı yaptığı dönemde,  kadrolara aldığı kişilerin aidiyeti sorgulandığında, “MHP’lileri mi alacaktık, tabii ki kendimize yakın olanları aldık” dediğini kamuoyu unutmuyor. O kadrolar, bir “Kadrolaşma iradesi”nin uzantısı mı idi ve şimdi “o kadrolaşma” nerelerdedir?

Burada bir de, “Yüksek Yargı’nın tamamı Sünni olsa, onu da böyle irdeler miydiniz?” sorusu sorulabilir.

Aslında, “Sünni” diye tanımlanan çevreler de, özel bir kadrolaşma içinde iseler, bunun da yargı için aynı nitelikte sorun olacağı muhakkaktır.

Tabii ki ortada son derece kritik bir durum vardır.

Bir yanda “aidiyete saygı” kaçınılmazlığı, bir yanda da aidiyeti yargıya karıştırmama kaçınılmazlığı...

Bu dengeyi bulma noktasındaki kaygılar, “Yargıdaki kadrolaşma”yı sorun hâline getiriyor.

Başörtülü Yargıç”a neden karşı çıkılıyor? Yargıya belirli bir ideolojik nitelik yüklediği varsayımıyla değil mi?

Ben ilkesel olarak her başörtülü yargıcın, yargıya ideolojik nitelik yüklediğini asla düşünmüyorum. Başörtülü bir yargıç da pekâlâ yargısında objektif kalabilir, buna karşılık başörtüsüz bir yargıç da, ideolojik tavır takınabilir.

Kritik nokta ne?

Aidiyetinizi, yargı görevinizin önüne geçirmek; kritik nokta budur.

Onun için, yargının her kademesi için varılacak sonuç, herhangi bir aidiyetin “Kadrolaşma”sının mevcut olmadığıdır.

Yani biz, yani tüm Türkiye, “Yüksek Yargı” başta olmak üzere tüm yargının, ne Alevilik ne Sünnilik kadrolaşmasına maruz kalmadığından emin olmalıyız.

Peki emin miyiz?

Sanıyorum ki, değiliz.

Bir kuşku var. Bu kuşkuyu Yüksek Yargı ne kadar önemsiyor, ve onun ortadan kaldırılması için bir yöntem arıyor mu, bilmiyorum.

Kaldı ki, Alevi Çalıştayları belirli bir ilerleme kaydetti. Yani o alanda, barışçı bir gelişme var. Oysa, Yüksek Yargı alanı, âdeta yoğun bir ideolojik tavırlaşma noktasına doğru ilerliyor. Orada egemen olan şey ne? “Mezhebî aidiyet” mi, “ulusalcı misyon” mu, sırf yargı duyarlılığı mı, başka bir şey mi?

Yüksek Yargı adına sergilenen profilin, toplumun içine sinen bir profil olması hususu, bence “Yargıya saygı” açısından önem arzeder hâle gelmiştir.

İdeolojik hesapları bulunanlar, “Yargıya saygı”yı falan ırgalamazlar, onlar için aidiyetleri adına elde ettikleri konjonktürel rantlar önemlidir. Ama gerçek yargı mensupları, “Yargıya saygı”nın “Mülkün temelini korumak adına” vazgeçilmez olduğunu bilirler.

Ben, şu anda Yüksek Yargı dünyasından başlamak üzere, yargının saygınlığını koruma adına bir hamle beklendiğini vurgulamak isterim.
 
Aksiyon - 15.03.2010 

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.