1. YAZARLAR

  2. Dr. Hüseyin Demirtaş

  3. Cumhuriyet dönemi Alevi-Devlet ilişkilerinde gözden kaçan boyutlar
Dr. Hüseyin Demirtaş

Dr. Hüseyin Demirtaş

Aleviler Vardır
Yazarın Tüm Yazıları >

Cumhuriyet dönemi Alevi-Devlet ilişkilerinde gözden kaçan boyutlar

A+A-

Nasıl ki size dost olmayan bir kişi mutlaka düşmanınız değilse, Türkiye Cumhuriyeti Devleti de Alevilik ve Alevilerin düşmanı olmasa bile pek dostu da sayılamaz. Şüphesiz bu ifade çok iddialı ve pervasız gibi dursa da, birkaç dakika bunun üzerinde düşünen en sıradan bir kişi bile böyle bir önermenin çok da yersiz olmadığı gerçeğini hemen teslim eder. Zira devleti kendine dost olan Aleviler gibi büyük bir topluluğun hal-i pürmelâli bugünkü gibi olmazdı.

Tabii ki devlet deyince tek vücut düşünen ve davranan bir bütün anlaşılmasın. Devlet tüzel bir kişiliktir ve bileşenleri o ülke içindeki çok çeşitli menfaat grupları, sınıf ve zümrelerden oluşur. Buradan hareketle Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana devlet erki içinde yer almış Alevi-Bektaşi bir unsur, bir odak hiç var olmadığı gibi, geçmişte ve bugün sivil ve askeri iktidarı paylaşan gruplardan birinin bile olsa Alevileri dikkate almadığı genellemesini yapmak için ortada hiçbir engel bulunamaz. En fazla şu denilebilir: Devlet ya düşmanca tanımlanabilecek şekilde icraatlara imza atmış veya böyle olmadığı zamanlarda da tavrı derin bir sessizlik ve ilgisizliğin ötesine pek geçememiştir.

Nedir Alevilerin mevcut durum ve konumu? Tek kelimeyle Türkiye’de Alevilerin durduğu yer tam bir paryaya benzer. Parya bir toplumun en alttaki kesimini tarif etmek için kullanılır. Ülkemizde eşit vatandaş olduğu dillerden düşürülmese de, bir Alevi hep ezilir. İnancı yüzünden istediği yerlere gelemez, aşağılanır, hor görülür vs. Bunları sağır sultan bile duydu.

Burada ezilmişlik ve mazlumluk edebiyatı yaptığımız sanılmasın. Türkiye’de Alevilerin karşı karşıya kaldıkları ayrımcılıkları yazmaya kalksak ciltler dolusu kitap çıkar ortaya. Bu kitaplar da, edebiyat kategorisinde değil ancak gerçekçilik veya tragedya şaheseri olarak değerlendirilir. Çünkü yazılanlar en ufak bir abartıya yer vermeden yaşananların sadece bir fotoğrafıdır da ondan.

Evet, söylemeye dilim varmıyor ama Aleviler için Türkiye Cumhuriyeti’nin 83 yıllık tarihi de Osmanlı döneminden pek dostane ve parlak geçmemiştir. Aleviler Kurtuluş Savaşı’na, Cumhuriyet’e, Atatürk ilke ve inkılâplarına en büyük desteği vermişlerdir ama bunun karşılığı olarak hemen hemen hiçbir şey alamamışlardır.

Şöyle bir benzetme yapabiliriz; Aleviler sayılan destekleri belki büyük ikramiye kazanacağız umuduyla vermişlerdir ama çekilişten paylarına sadece teselli ikramiyesi çıkmıştır. Osmanlı’da hep kaybeden Aleviler Cumhuriyet’le en azından teselli armağanıyla biraz rahatlamışlardır o kadar. İşte bugün hâlâ Atatürk ve Cumhuriyet’e en çok sahip çıkanların başında Aleviler geliyorsa, nedeni bu armağandır ve ne yazık ki bu avunma durumu komik olmaya başlamıştır. Çünkü tamam Türkiye’de herkes eşittir ama bir de eşitler içinde eşitler vardır. Bu “daha eşitler” 83 yıldır hem büyük ikramiyeyi hem de teselli armağanlarını hepten kazanmaya devam etmektedir. Alevilere artık bir daha teselli armağanı bile çıkmamaktadır.

Mevcut eşitsiz durumun bir sorumlusu varsa ki, vardır, bu Türkiye Cumhuriyeti’dir. Çünkü Türkiye’de devlet topyekûn sistemi ve uygulamalarıyla taraftır. Kime taraftır? Türk-Müslüman-Sünni olana taraftır. Kime veya kimlere karşıdır? Türk-Müslüman-Sünni olmayan her kişi ve topluluğa karşıdır. Bu üç ögeden birine bile sahip olmayanlar sürekli bir tehdit kaynağı olarak algılanmış ve kendilerine rahat yüzü gösterilmemiştir. Ufukta resmi kimlik tanımı dışındaki unsurlara bakışın iyileşme yönünde değişeceğine dair cılız da olsa bir umut ışığı yoktur.

ATATÜRK’Ü HAKKIYLA TANIYOR MUYUZ?

Peki, bu süreç kesintisiz mi hep böyle olmuştur yoksa son 50–60 yılda mı bu hale gelmiştir? Sorunun cevabı gayet net ve açıktır. Cumhuriyet’in Alevilere karşı tavrı ta kuruluşundan başlayarak hep olumsuzdur ve bu yapı günümüze kadar da yumuşayacağına yıllar geçtikçe daha da sertleşmiştir.

Bakınız daha Cumhuriyet’in ilanının üzerinden 2 yıl bile geçmeden 1924 yılında Tekke ve Zaviyeler kapatılmış, Şeyhülislamlık ve Şer’iye ve Evkaf Vekâleti (Şeriat ve Vakıflar Bakanlığı) kaldırılmış ve bunların yerine Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) kurulmuştur. Bu kuruluş bizzat Atatürk’ün emriyle Hanefi-Maturidi mezhebini esas almak üzere organize edilmiş ve daha baştan diğer İslam mezhepleriyle birlikte Alevilik de dışlanmış ve yok sayılmıştır. Yani bugünkü Diyanet'in var oluşunun en büyük müsebbibi maalesef Alevilerin zaman zaman övgüde ve sevgide aşırıya gittikleri Atatürk’tür.

Tarihi kişilikleri kendi tarihi şartları içerisinde değerlendirmek gerekiyor. Bunu yapmak ve söz konusu kişileri tarihteki gerçek yerlerine oturtmaya çalışmak böylesi şahsiyetlerin büyüklüğüne en küçük bir zarar vermez. Bizim de Atatürk ve Alevi-Bektaşi ilişkileri konusunda fetişleştirmeden ve tabulardan uzak bir resim elde etmeye çalışmamız da elbette Atatürk’ün tarih içinde kapladığı çok önemli ve büyük yeri azaltmaz. Kuşkusuz Atatürk de bir insandır ve aynı zamanda bir siyaset dehasıdır. Herkesin malumu siyaset konjonktürel bir şeydir ve daha çok bugünü kurtarmaya yöneliktir. Siyaset tabiatı icabı sonucu uzun vadede alınacak yatırımlar yapmaz, somut sorunlara somut çözümler bulma sanatıdır. Siyasette öncelikler ve aciliyetler vardır. İşte bu nedenle Atatürk de zaman zaman siyaseten isabetli kararlar aldığı gibi, bazen de Diyanet’i kurmak türünden günümüzde çok net ortaya çıktığı üzere hatalı karar ve icraatlara imza atmıştır. Bu gerçeği herkesin hiçbir komplekse kapılmadan kabul etmesi gerekir.

Bir parantez açarak hemen belirtelim; Atatürk’ün yaptığı devrimler ve hayata geçirdiği bazı uygulamalar kuşkusuz çok önemlidir. Bunlardan ülkemizdeki diğer topluluklar gibi Aleviler de yararlanmışlar ve yararlanmaya devam etmektedirler. Onun bizlere bıraktığı mirasın olumlu yönlerini korumak ve daha da ileriye taşımak herkesin vazifesidir. Örneğin laiklik buna iyi bir örnektir. Bugün kolu kanadı kırılarak sözde bir ilke halini aldı sayılır. Hem de yine rejimi emanet ettiği ordu gözetiminde! O sebeple laikliğin demokratik, özgürlükçü ve çağdaş bir içerik kazandırılarak moda deyimle özde hale getirilmesi çok hayati bir önemdedir. Bu mirasın elbette kötü veya en azından zamanla yarardan çok zarar getiren bölümleri de vardır. Söz gelişi Atatürk’ün Diyanet gibi bir kurum oluşturması bu kapsamdadır. Diyanet neden bir hata idi ve büyük özenle kurduğu bu teşkilat ileri vadede onun mirasına nasıl düşman hale geldi?

Her şeyden önce her kurucu lider gibi Atatürk’ün de Cumhuriyet’in ilanı sonrasında yeni devleti yönetebilmek, yapacağı devrimleri oturtabilmek için belli sınıflara dayanması zorunluydu. Yoksa yeni devlet kurulduğu gibi batabilirdi de! Lakin Atatürk devrimlerine dayanak olabilecek güçlü bir sınıf bulmakta şanssızdı. Ortada doğru dürüst bir burjuvazi (işveren sınıfı) yoktu. Osmanlı döneminin kendi burjuvasını yaratmış olan gayri müslim unsurları (Ermeniler ve Rumlar) ya tehcir (zorunlu göç), ya katliam veya mübadele (nüfus değişimi) yoluyla ülkeyi terk etmişti. Geriye kala kala 1915’lerde ülkedeki toplam sanayi ve ticaret sermayesinin ancak yüzde 15-20’sini oluşturan çok cılız bir Müslüman burjuvazi ile feodal toprak ağaları ve Anadolu’da eşraf denilen tefeci-bezirgân sermaye yani Ortaçağ artığı “hacıağalar” kalmıştı.

Ne yapsın Atatürk bu durumda? Kime dayansın? Yapacağı devrimler bilindiği gibi burjuva içerikli ama bunları yerleştirme sürecinde dayanak olacak, taşıyıcı rolü oynayacak güçlü bir burjuvazi yok. Orduya güveniyor ama her şeyi de asker baskısıyla yerleştiremezdi ya! Halk içinde de dayanakların olması gerekiyordu.

CUMHURİYET GERİCİ GÜÇLERE TESLİM Mİ OLUYOR?

İşte bu durumda Atatürk çaresizce aslında hiçte hoşlanmadığı feodal toprak ağaları ve tüccar hacıağalara dayanmaya mahkûm oldu. Yukarıdan aşağıya gerçekleştirilen devrimlerin kaderidir bu. Yapacağınız devrimlere halk hazır olmadığından büyük tepki gösterir ve kabul etmez. O noktada bu tepkileri yatıştıracak veya başka bir yöne kanalize edecek aktörlere ihtiyacınız doğar. Bunlarsa halk üzerinde büyük hâkimiyeti olan sözünü ettiğimiz büyük toprak ağaları ve eşraftır. Bu aktörler kapitalizm öncesi dönemin artıkları olduğundan yine bu dönemin üstyapısı olan dine dayanırlar. Halk zaten her alanda dinin etkisi altındadır. Ulus bilinci gelişmemiştir. Bir ayaklanma durumunda bunları kim dizginler? Tabiî ki ekonomik güçleri dolayısıyla din adamlarını da yönlendirecek güçte olan toprak ağası ve eşraftır bu güçler. Burada ortaya üçlü bir ittifak çıkar. Hocalar bu ortaklıkta yoktur gibi gözükürler ama halkı din yoluyla dizginleme ve kontrol altında tutmada toprak ağası ve eşrafa en büyük ideolojik ve propaganda desteğini onlar verirler.

Anlaşılacağı üzere Atatürk kurduğu devleti ayakta tutmak ve yaptığı devrimleri benimsetmek için işte bu aslında tarihen geri ve miadını doldurmuş sınıflara dayanmak zorundaydı. Ancak bu sınıflar çok mahir ve tecrübelidir. Birinin tarihi insanlığın ilk özel mülkiyeti tanımasına, diğerinin de ticaretin keşfine kadar gider. En az 6–7 bin yaşındadır bu ikili. Din adamlarının tarihiyse keza daha eskidir. Buna karşılık Atatürk’ün dayandığı burjuva-kapitalizminin geçmişiyse o tarihte Avrupa’da 400 yıl, bizdeyse topu topu 70–80 yıl geriye gider. O halde “el mi yaman bey mi yamandır?”

Atatürk’ün emrinde bir ordusu ve yeni kazanılmış Kurtuluş Savaşı’nın büyük prestiji varsa, onların da arkasında iliklerine kadar sömürdükleri, mideleri yanında kafalarını da din yoluyla büyük ölçüde kontrol ettikleri yüzde yüze yakını cahil koca bir halk vardır. Ne yaparlar bunlar? Cumhuriyet’e pek işlerine gelmese de devletsiz özel mülkiyet ile ticaret ve sömürü olamayacağı ve yürümeyeceğinden kerhen destek sunarlar. Fakat bu destek karşılıksız değildir. Ne demek istediğimizi anlamak için Birinci ve İkinci Meclis’in (TBMM) milletvekili kompozisyonuna bakmak yeterlidir. Örneğin TBMM’de en çok sesi çıkanlar arasında Eskişehir’de sahibi olduğu topraklarda 7 tren istasyonu bulunan Emin Bey (Sazak), Çukurova’da büyük toprakları olan Damar Arıkoğlu, Van’dan büyük toprak sahibi Arvas’ları ve en ünlüleri Aydın’da büyük bir çiftliği bulunan daha sonra başbakan olacak ve 1961’de asılacak Adnan Menderes’i sayabiliriz. Aynı kişiler ve benzerlerinin Atatürk’ün çıkarmak isteyipte tam başaramadığı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu yani Toprak Reformu’na en büyük muhalefeti göstermeleri de daha anlaşılır hale gelir. Benzer şekilde CHP’den artık her istediklerini alamayacak hale geldiklerini görünce 1946’da partiden koparak Demokrat Parti’yi (DP) kurmalarının sırrı da iyice netleşir. Keza din adamları ve tüccarlar da özellikle Birinci Meclis’te önemli bir sayı oluştururlar. TBMM’de bulunan her kesim gibi bunlar da yeni rejimi kendi sınıf ve zümre çıkarlarına göre şekillendirmek için canla başla çalışmaktadır. Yalnız bu kesimleri sadece TBMM içinde aramak insanı yanıltır. Meclistekilerin dışta da önemli müttefikleri vardır.

DİYANET ÇANKAYA KÖŞKÜ ARAZİSİNE KARŞILIK BİR RÜŞVET MİDİR?

Söz konusu şahsiyetlere en ilginç ve güzel örnek Börekçizade Mehmet Rıfat Efendi’dir. 1934’de çıkan kanunla Börekçi soyadı verilen Rıfat Efendi, Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara Müftüsü ve aynı zamanda Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı’dır. Börekçi o zamanlar henüz Atatürk soyadını almamış Mustafa Kemal ile daha 27 Aralık 1919’da Ankara’ya ilk geldiğinde tanışmıştı ve onu karşılayan eşraf arasındaydı. Dikkat ediniz, Rıfat Börekçi adındaki „zade“ ekinden de anlaşılacağı gibi hem din adamı hem de eşraftan yani tüccar ailelerinden birine mensuptu.

Rıfat Börekçi’nin Kurtuluş Savaşı sırasında padişah yanlısı İstanbul Hükümeti’nin Şeyhülislam’ı yine eşraf kökenli Dürrizade Abdullah Efendi’ye Mustafa Kemal’in yakalandığı yerde idamı talebiyle yayınlattığı fetvaya karşılık onu savunan bir fetva ile Anadolu’da verdiği mücadelede meşruiyet kazanmasında büyük yardımının dokunduğunu biliyorduk. Lakin 25 Mart 2007 tarihli Hürriyet’te araştırmacı-yazar Soner Yalçın’ın „Çankaya Köşkü’nün ilk sahibi Ermeni’ydi“ başlıklı makalesiyle Börekçi’nin bugünkü Çankaya Köşkü’nün bulunduğu araziyi içindeki bağ eviyle birlikte Bulgurluzade Tevfik Efendi’den hemşehrilerinden topladığı 4 bin 500 liraya satın alarak Mustafa Kemal’e bağışladığını da öğrenmiş olduk. Yıl 1921. Cumhuriyet ilan edilmemiştir. Mustafa Kemal henüz TBMM Başkanı ve Kurtuluş Savaşı devam ettiğinden başkomutandır ama sonuçta Ankara’da en güçlü otoritedir. O tüccar ve din adamı kesiminin karşılıksız bir şey vermeyeceğini sezmiş olmalı ki, bu bağışı şahsı adına kabul etmez. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne kayıt ettirir ve Kasapyan Bağevi olarak bilinen bu yere kendisi de kiracı olarak girer. Çünkü Ankara o zamanlar çok küçük bir şehirdir. Doğru dürüst bir otel ve han yoktur. Milli Mücadele’ye katılmak için Ankara’ya gelenler kalacak yer sıkıntısı çekmektedir.

Oysa “Karaman’ın koyunu sonra çıkar oyunu” diye boşuna dememişler. Rıfat Börekçi Mustafa Kemal’e iki çok önemli sorunu çözmesinde büyük yardım etmiştir. Zamanla bu iyiliklere karşılık verme sırası Mustafa Kemal’e gelir. Aradan 3 yıl geçer. Cumhuriyet ilan edilir. Ardından 3 Mart 1924’de Şeyhülislamlık, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti kaldırılınca yerine Başbakanlığa bağlı o zamanki adıyla Diyanet İşleri Riyaseti kurulunca başına geçirilecek başkan arayışına girilir.

İşte o zaman Mustafa Kemal’in aklına Rıfat Börekçi gelir. Mustafa Kemal, Diyanet’in başına Hanefi-Maturidi anlayışı uygulayacak birini istemektedir. Börekçi bu iş için biçilmiş kaftandır. Ne de olsa Padişah’ın kendi aleyhinde Şeyhülislam Hanefi-Eşari Dürrizade Abdullah Efendi’ye yayınlattığı fetva üzerine karşı-fetvayı yayınlayan ve bir yerde canını kurtaran Rıfat Börekçi’dir. Üstelik bir de tanımadığı bir şehir olan Ankara’da Çankaya Köşkü’nün bulunduğu araziyi hediye ederek, kalacak yer sıkıntısını gideren de aynı kişidir. Hem de eşraftan biri olması itibariyle şehirde oldukça etkili ve itibarı çok yüksektir. Bütün bunları dikkate alan Mustafa Kemal, Börekçizade Mehmet Rıfat Efendi’yi 1 Nisan 1924 tarihinde Diyanet İşleri Reisliğine tayin etmiştir. Diyanet’in kendi internet sayfasında yer aldığına göre, bu kuruma o kadar çok önem verilmiştir ki, Diyanet İşleri Reisi’ne en yüksek devlet memuru maaşı, bakanlara mahsus kırmızı plakalı bir makam aracı tahsisi ve protokoldeki yeri de buna uygun olması kararlaştırılmıştır.

Bu gelişme neyi gösteriyor? Atatürk Diyanet kurulurken hiç Alevilerden söz ediyor mu? Hayır! Rıfat Börekçi’nin ilk Diyanet İşleri Başkanı yapılması ölüm fetvasına bir karşı-fetvayla cevap vermesi ve Çankaya Köşkü’nün yerinin Atatürk’e bağışlaması arasında bir bağlantı olabilir mi? Börekçi’nin başkanlığa getirilmesi onun şahsına, Diyanet’in kurulması da temsil ettiği sınıflara (tüccar ve din adamları) ödenen bir diyet borcu olabilir mi? Yorum sizin!

Bir soru daha: Atatürk’ün “şu da Alevilere veya Bektaşilere yarasın” diye yaptığı doğrudan bir devrim, bir yasa maddesi veya herhangi düzenleme var mıdır? Ne yazık ki değil yasa bir tane söylev ve demeç bile bulamazsınız! Buna rağmen yine de onun Aleviler açısından çok önemli bir tarihsel aktör olduğunu inkâr edemeyiz. Çünkü her ne kadar Aleviler Atatürk ile ortaya çıkan yeni imkân ve şartların doğrudan kullanıcısı ve bundan çok kâr eden bir kitle olmasa da, dolaylı da olsa bazı fırsatları tarihte ilk kez onun kurduğu rejim sayesinde ele geçirmişlerdir. Aleviler işte bu yüzden Atatürk’e ve Cumhuriyet’e ödünsüz sahip çıkmaktadırlar. Üstelik başta Diyanet’i kurmak ve Hanefiliği bir nevi resmi mezhep ilan etmek olmak üzere onun altında bizzat imzası olan birçok uygulamadan tamamen zararlı çıktıkları halde bu destek verilmeye devam ediyor. Ne de olsa onlar, “Bir lokma bir hırka” ile yetinmesini bilen derviş geleneğinin devamı olduklarından nankör değildir. Dolaylı, suyunun suyu iyilikleri bile unutmazlar. Birileri gibi hem Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün kaymağını yiyip hem de hâlâ Atatürk düşmanlığından bir adım bile geri atmamak Alevilerin kitabında yazmaz!

ATATÜRK DİYANET İLE NE İSTEDİ NE OLDU?

Bu soruları bir kenara bırakıp Atatürk’ü Diyanet’i kurmaya yönelten sâikler üzerinde düşünürsek sorunu kavramakta daha başarılı oluruz. Şöyle ki:

Atatürk hemen bütün tarihçilerin üzerinde ittifak ettiği gibi, pragmatist (faydacı) bir burjuva devrimcisidir ve Batı’da son dönemde etkili olan August Comte’dan kaynaklı pozitivizmin ve aydınlanma düşüncesinin derin etkisi altındadır. Bu nedenle bilim geliştikçe dinin toplumda öneminin azalacağını hatta zamanla dinlerin ortadan kalkacağını düşünür. Aynı çerçevede Fransız Le Bon’dan kaynaklı kitle teorilerine itibar ettiğinden toplumların çeşitli mühendislik planlarıyla değiştirilebileceğini kabul eder. Tam da bu düşünceler düzleminde Diyanet’i kurar. Diyanet ile toplumdaki tüm dini tezahürlerin kontrol altına alınabileceğine ve zamanla istediği ideal, bilimi rehber edinen bir milletin ortaya çıkacağına kuvvetle inanır. Atatürk döneminde Avrupa ülkelerinde de genelde totaliter yönetimler iş başındadır. Faşizm yükseliş halindedir. Milletlerin tepeden inmeci reformlarla değiştirilebileceği inancı en üst seviyesindedir.

Söz konusu bu atmosferin etkisiyle Atatürk Diyanet’le tüm dini hareketleri kontrol edebileceği ve yönlendirebileceğine inandığından merkezkaç özellikleri baskın, itaat ve otorite kültürüne yabancı olan tarikatları da yasaklar. Burada Atatürk tercihini daha çok evliya kültürüne ve söylencelere dayalı halk İslam’ı yerine kitabi, yüksek İslam’dan yana yapar. Yani her türlü dini gelişmenin kontrollü olacağını var saydığından Diyanet’e fazla yetki verilmesini mesele yapmaz. Nasıl olsa Diyanet devlet kurumudur ve başına da sürekli kendi devrimlerine inanan kişiler geçeceğini hesap eder. Rıfat Efendi’yi ödüllendirerek şimdilik Ankara’daki muhafazakâr çevreleri yatıştırmıştır. Sonrasında da pozitivist anlayış gereği din önemsizleşeceğinden ve halk bilimden başka mürşit aramaya gerek duymayacak bir noktaya geleceğinden Diyanet ya tasfiye edilir veya önemsiz bir devlet dairesi olarak varlığını sürdürecekti.

Hakikaten Atatürk döneminde yapılan çok sayıda radikal devrim ve düzenleme sonucunda İslami hareket ve tarikatlar sindirilmişti. Din ekonomi, hukuk, eğitim gibi tüm kamusal ve toplumsal alanlardan dışlandığından ve fonksiyonu sadece özel alanla sınırlandırıldığından; Diyanet’e de tek ruhani konularda söz hakkı tanınmasından dolayı, şeriatçılar ve Osmanlı dönemindeki eski dinsel düzen taraftarları tamamen yeraltına inmişti. Ortalık sütlimandı ve Cumhuriyet devrimleri tutmuş, herkes laik değişimin arkasında ve Atatürk kazanmış görünüyordu.

YANILSAMA NEREDE?

Elbette dinin toplum üzerindeki belirginliğinin neredeyse yok olduğu ve modernleşmenin hızla yayıldığı algısı en başta Atatürk olmak üzere yönetici elit üstünde büyük bir yanılsama oluşturdu. Aslında bu algı ve manzara, zorlama ve tepeden inmeci devrimlerle yaratıldığından toplumsal temeli çok zayıf ve kalıcı değildi. Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyük kentlerde yeni rejim, buraların değişime hazır sosyo-ekonomik altyapıya az çok sahip olmalarından dolayı önemli ölçüde kabul ve destek görmüştü. Atatürk’ü de rejimin tutup tutmadığı noktasındaki değerlendirmelerinde sadece yakından takip edebildiği kentleri esas alması fena yanılttı. Daha çok gözü önündeki mevcut manzarayla sınırlı kalan bu bakışı, onun büyük emek ve mücadeleler vererek kurduğu laik-cumhuriyetçi düzenin, kendi Türkiye’nin başındaymışçasına sürgit böyle devam edeceği kanısına kapılmasına yol açtı. Hâlbuki Anadolu’daki manzara bazı kentler de dâhil rejim açısından hiçte istenen düzeyde değildi.

Zaten kazın ayağının öyle olmadığı ve yaşanan bu bahar havasının bir yanılsamadan ibaret olduğu Atatürk’ün ölümünün üstünden 10 sene bile geçmeden ortaya çıktı. Daha çok partili siyasi hayata geçilmezden önce kendi eliyle kurduğu CHP, DP’ye sıra gelmeden din alanında çeşitli tavizler vermeye başlar. 1945’te Atatürk zamanında tamamen kaldırılan din dersleri ilkokulların son sınıfına da olsa seçmeli olarak geri getirilir. İmam-hatip kursları açılır, ilk ilahiyat fakültesi kurulur.

Açıkçası her şey Atatürk’ün öngörülerinin aksine gerçekleşir. Sadece bizde değil dünyada da bu böyle olur. Din önemini kaybetmediği gibi, zamanla daha da artırır ve siyaseti belirlemeye başlar. Bunda da en belirleyici olan siyasete halkın dâhil olmasıdır. Oysa Atatürk yaşadığı dönemdeki dünya konjonktürüne bakarak hep halkın devre dışı kaldığı tek parti rejimlerinin süreceğini var saymıştır. Ama II. Dünya Savaşı’nı demokrasi cephesinin kazanması işin rengini değiştirmiş ve Türkiye de istemeyerek de olsa çok partili rejime geçmek zorunda kalmıştır. Bu gelişme de halktan en kolay oy alma yolunun din istismarı olduğundan Türkiye’de İslam’ın güçlü bir aktör olarak politika sahnesine çıkması sonucunu doğurmuştur. 1950’den itibaren DP-AP çizgisi din sömürüsüyle politika yapmayı öncelikli hale getirirken, 1980 darbesiyle birlikte devletin askeri kanadı da toplumu dinselleştirmeye büyük önem vererek adeta Atatürk’ün öngörülerini ve ideal toplum tasarımlarını yalanlama, boşa çıkarma yarışına girmiştir. Buna 1950 sonrası iki kutuplu dünyanın batısındaki gücü temsil eden ABD’nin Sovyetler Birliği çevresindeki Türkiye dâhil halkı Müslüman ülkelerde komünist yayılmaya karşı uygulattırdığı ünlü Yeşil Kuşak Projelerini de eklerseniz resim netleşir.

KURUCUSUNU VURAN SİLAH: DİYANET

Sonuçta bugün gelinen noktada dini ve dindarları kontrol etsin diye Atatürk’ün kurduğu Diyanet, dönüp kendini kuranı vuran bir silah halini alarak devleti ve toplumu kontrol eder bir noktaya gelmiştir.

Yine Atatürk’ün ittifak yapmak zorunda olduğu kişiler Rıfat Börekçi örneğindekine benzer şekilde her ne kadar dine bakışta ona ilerici gibi dursa da sonuçta geri üretim biçimlerini temsil ettiklerinden (antik tefeci-bezirgân sermaye) modern burjuva devrimlerinin önderi hayata gözlerini yumunca kendi klasik davranış biçimlerinin gerektirdiği uygulamalara geri dönüş hamlesine başlatırlar. Çünkü Atatürk ölünce Türkiye’nin feodal üretim ilişkileri hemen kapitalizme evrilmemiştir. Bu yönde bir dönüşüm ve gelişim 1950’lerde başlamış ama ta 1980 sonrasına sarkmıştır. Bu süreçte de atı alan Üsküdar’ı geçmiş ve kendi feodal düşünüş tarzlarını Diyanet kanalıyla topluma hâkim kılmıştır.

Ayrıca Atatürk’ün en büyük şansızlığı ülkede modern burjuva devrimlerinin taşıyıcısı bir sınıfın bulunmamasıdır. O ister istemez mevcut gerici sınıflarla ittifak yapmak zorunda kalmıştır. Bunların kimler olduğunu yukarda belirttik. Yoksa Atatürk’e kalsa Aleviler ve Bektaşilerle bir ittifakı tercih ederdi. Nitekim kendisi dini ön planda tutan biri olmadığı gibi, devlet ve toplum üzerinde dinin etkilerini tamamen silmek veya en aza indirmek için çok büyük çaba sarf etmiştir. Oysa devlet adamlığı ve politika, kendiniz farklı düşünseniz de belli güç ilişkilerini, dengeleri, toplumsal sınıflar ile zümreleri; mevcut toplumsal yapı ve şartları dikkate almayı gerektirir. Böyle davranma zorunluluğu sizin kişisel inançlarınız ve niyetlerinizden bağımsızdır. Yoksa iktidarda kalamazsınız.

İsterseniz burayı biraz açalım; Atatürk yeni süreçte artık Alevi ve Bektaşilere dayanamazdı. Bunu sadece bir defa yaptı. Ona da ihtiyaç dayatmasıyla mecbur kaldı. Kurtuluş Savaşı öncesi Hacıbektaş’ı ziyaret edip gereken desteği almayı başardı. Sonrasındaysa onları pek dikkate alamazdı ve bunun da pek bir gereği kalmamıştı. Çünkü ne Aleviler ne de Bektaşiler Ankara’da ve ülke genelinde etkili bir güç değildi. Bir kere tam da kartların yeniden karıldığı bu dönemde Bektaşiler kendi içlerinde Dedegan-Babagan çekişmesi yaşıyordu. 1826’da tarikatın yasaklanması sonrası 1900 başlarında durum kısmen normale dönse de henüz bellerini tam doğrultamamışlardı. Tekkeleri hem 1826’da hem de destek verdikleri Atatürk tarafından henüz toparlanma aşamasındayken 1924’te tekrar kapatılınca arkalarında kurumsal ve toplumsal hiçbir destekleri kalmadı. Bazı önde gelen Bektaşiler de zaten Atatürk’e koşulsuz desteğe dünden hazırdı. Atatürk kendi inançları için bir talebi olmayana niye bir şey versin ki? Doğal olarak buna yanaşmadı. Bektaşilerden kimse de pek ısrarcı olmadı. Bu gidişata itirazı olanlarsa seslerini pek duyuramadı veya Salih Niyazi Dedebaba gibi verilen bazı sözlerin yerine getirilmediğini görünce darılıp ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.

ALEVİLER NEDEN YOK SAYILDI?

Alevilere gelince, onlar hiç hesaba katılmadı. Şehirlerde zaten yoklardı. Kendi çıkarlarını temsil edeceğini var sayabileceğimiz şehirli kardeşleri Bektaşiliğin Babagan kolu veya Balkan kanadı zaten Osmanlı-Yeniçeri ittifakı nedeniyle büyük ölçüde Kızılbaş-Alevi düşmanıydı. Dedeganlar’ın da nüfuzu dikkate alınmasa da olurdu. Aleviler ise bu sırada yüzde 100’e yakın oranda köylerde yaşıyordu ve bir bölümü hâlâ göçebe veya yarı göçebe tarzında bir hayat sürüyordu. Ticaret, sanayi ve el sanatları gibi alanlarda en küçük bir ağırlıkları yoktu. Üstelik çoğunluğu geçimlik tarımdan ticari tarıma bile geçememişti. Onlardan ancak asker olurdu. Bu yanlarından Kurtuluş Savaşı’nda büyük ölçüde yararlanılmış ve bundan sonrasındaysa askerlik vatandaşlık gereği zorunlu olduğundan karşılığında bir şey vermesen de herkes gibi Aleviler de askere gitmek zorundaydılar.

Diğer yandan Atatürk de bir Osmanlı paşası olduğundan Osmanlı devlet aklının mirasını belli ölçüde devralmış ve Alevilerin tarihteki isyanlardaki başat rolünü bildiğinden her an kontrol dışına çıkabilecek, dizgine gelmez bu topluluğa mesafeli duruyor ve yeterince güvenemiyordu. Çünkü Koçgiri Ayaklanması daha birkaç yıl önce yaşanmıştı. Dersim’in de ağır ağır kaynadığını ve patlama noktasına ulaştığını çok yakından biliyordu. Zira bölgede devlet görevlisi olarak etno-kültürel araştırmalar yapan danışmanı Prof. Hasan Reşit Tankut’tan gelen raporlar adeta alarm veriyordu. Bu nedenle inanç ve yaşam biçimi itibariyle sempati duyduğu bu kesime reel politika gereği uzak dururken, ülkenin mevcut ve gelecek hesaplarında en ufak bir yer ayırmadı. Açıkçası Atatürk’ün Alevileri yok saydığını veya görmezden geldiği gerçeğini teslim etmemiz gerekiyor. İşin gerçeği Aleviler de belirttiğimiz gibi bu dönemde ortalıkta görünmüyorlardı. Ülkenin o zamanki gelişmişlik düzeyi onların görünür olmasına ve yapılan hesaplarda dikkate alınmalarına imkân vermiyordu. Özetle şehirlerde sizi ve inancınızı temsil edenler yoksa siz de denklemde yoktunuz. Alevilerin Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki genel toplum manzarası ne eksik ne fazla budur.

Anlaşılacağı üzere Alevilerin bugünkü mağduriyeti çoğunlukla devletin bu tarihsel ilgisizliğinden kaynaklansa da, adı geçen süreçte onların kendi ekonomik ve toplumsal gelişmişlik düzeylerinin etkisini yani ellerindeki kartların zayıflığını da hesaba katmak zorunludur.

ÇÖZÜMÜ NEREDE ARAMALI?

Burada karşımıza devletin Alevileri hiç dikkat ve ciddiye almadığı yönünde karamsar bir tablo çıkıyor. Lakin buna pek üzülüp yas tutmanın da âlemi yok! Bu gerçeği bir kenara yazıp hesaplarımızda ciddiye almalı ama buraya takılıp kalmamalıyız. Tarih çoğu zaman şartların olgunlaşmasını bekler. Aleviler için yaşanan bu süreç öyle olması gerektiği için bu şekilde tecelli etmiştir. Tarihi geri döndüremeyiz ama iyi bir okumasını yaparak bugüne yönelik çok değerli dersler çıkarabiliriz.

O yüzden insanın devlet iyi ki Alevileri ciddiye almamış ve Diyanet gibisinden bir kurum da Alevilerin başına musallat etmemiş diyesi geliyor. Sünnileri hesaba kattı da n’oldu? Ekonomik olarak başları göğe mi erdi? Bazı devlet imkânlarını Alevilerden kat kat fazla kullanıyorlar o kadar! Ama Sünni halkın önemli bölümü aynen Alevi çoğunlukla benzer ekonomik şartlarda yaşıyor. Şüphesiz burada bir değil çok sorun var ama en azından Diyanet gibi bir kurumla Alevilik soysuzlaştırılmadı diye sevinip teselli bulabiliriz. Devlet çoğunluk Sünni halkı da geri bıraktı. Fakat onların inancı olan İslam’ı da resmileştirerek, kökenlerinden kopardı. İnananları sıkı bir kontrol altına alarak kendinden bağımsız bir İslami alan ve güç odağının ortaya çıkmasını engelledi. Devlet, resmi bir İslam yaratarak halk İslam’ını katletti. Kime dayanarak? İslam’ı temsil ettiğini öne süren Rıfat Börekçi ve onun müttefiki olduğu feodal sınıflar üzerinden! Alevilik hiç olmazsa tüm asimilasyon çabalarına rağmen bu çarpıtma, soysuzlaştırma ve içini boşaltma sürecinden önemli oranda muaf kalmıştır denilebilir. Benim tek tesellim bu.

Elbette Aleviler tarihi/geçmişi unutmamalı ve unutturulmasına da izin vermemelidir. Onu çok iyi okuyup yorumlayabilmeli ama esiri de olmamalıdır. Tarihten ders çıkararak, kendisini devletin de, çoğunluk Sünni toplumun da ciddiye alacağı, saygı duyacağı; eşit ve bağımsız bir inanç grubu olarak tanıyacağı özgürlükçü ve demokratik bir Türkiye’nin kurulması için örgütlü bir mücadele yürütmelidir. Lanetlenmişlikten kurtuluş ve haklarına kavuşma, sadece ve sadece Alevilerin kendi öz güçleriyle mümkündür. Bunun böyle olduğunu tarih sayısız kez ispat etmiştir. Amiyane bir deyişle, pasta dağıtılırken siz orada yoksanız, masada hazır bulunan hiç kimse sizin adınıza bir dilim pasta alıp ayağınıza getirmez. Bir hak ve hisseye sahip olmak istiyorsanız, dağıtım sırasında orada hazır bulunacaksınız.

Kuşkusuz biz bugün bir iki kuşak önceki atalarımızı, “Neden şöyle değil de böyle davranmadılar?” diye suçlayamayız. Böyle bir hakkı kendimizde görmemeliyiz. Çünkü atalarımız Cumhuriyet kurulduğunda hayatın her alanında var olabilme imkân ve şartlarından yoksundular. Onların kendi kaderlerini kendilerinin belirleyeceği veya bu noktada en azından söz sahibi olabileceği imkân ve araçlar ellerinde yoktu. Zaten ezici çoğunluğu kırsalda yaşayan bir topluluk, ülke ve vatandaşın geleceğiyle ilgili her türlü kararın alındığı ve uygulandığı mekânlar olan şehirlerde olmayınca ne yapabilirdi? Makûs talihini yenebilmek için karar süreçlerine nasıl müdahil olabilir ve burada etki edebilirdi?

Bütün bu nedenleri göz önüne alınca atalarımızı suçlamanın ve geçmişe lanet okumanın anlamsızlığı ortaya çıkar. Atalarımızın bu konumuna karşılık günümüzde Alevilerin çoğunluğu şehir ve kasabalarda yaşıyor. Sosyolojik deyimle çevreden merkeze geldiler. Neticede geçmişin tamamen tersine bugün Alevilerin varlığını günlük yaşamın her alanında hissetmemek ve görmemek mümkün değil. Artık hemen her meslek ve branşta çalışan Alevilere ülkemizde ve dünyanın her yerinde rastlamak kimseyi şaşırtmazken, yine tarihte hiç rastlanmayan bir şey gerçekleşmiş ve ortak hareket etme refleksine henüz kavuşmasa bile bir Alevi sermayesi de ortaya çıkmıştır.

ALEVİLERİN İKTİDARDAN PAY TALEBİ GERÇEKÇİ Mİ?

Her şeyden önemlisi bir de bugün gelişen iletişim ve ulaşım olanakları sayesinde Aleviler birbirlerinin varlığından haberdar olmuştur. Bu da yavaş yavaşta olsa adacıklar halinde ve dış dünyadan kopuk bir şekilde yaşayan Alevi topluluklarını yakınlaştırırken, bir tanışma gerçekleşmiş ve ortak bir “biz” duygusu ve kimliği oluşmuştur. Bundan daha büyük güç, daha değerli nimet var mıdır? Keza dünya genelindeki her türlü gelişim ve değişim de büyük oranda Alevilerin lehine işlemektedir.

Evet, artık Aleviler yalnız değildir ve bu bilinçle hareket ederek, “azlık”, “azınlık” ve kronik hale gelmiş mağdurluk/ezilmişlik psikolojisinden bir an önce kurtulmalıdır. Sahip oldukları güç ve buradan doğacak enerjinin yaratacağı ivmenin farkına varmalıdır. Zaman tam da iktidarı veya iktidardan pay talep etmenin zamanıdır. Sonuçta bugün Aleviler sadece yönetilen değil yöneten de olabilecek konum ve olgunluğa çoktan ulaşmıştır. Yönetime ve karar mekanizmalarına aktif katılım herkes gibi onların da en doğal hakkıdır. Bu gerçeğe karşılık iktidar veya ondan pay verilmez, gerekirse söke söke alınır. Buysa çok büyük bir emek ve mücadele gerektirir. Fakat denemeye değer! Çünkü başarılı olunursa, oluşacak yeni dengeler ve ortamdan sadece Aleviler değil ülkemizdeki başka ezilen kimlik ve inançlar, hatta çoğunluk Sünni halk kesimleri bile kâr edecektir. Ayrıca bu devasa güç devleti ilk defa tarafsızlaşmaya zorlayacak, ülkemizde bir zihniyet devrimine yol açarak tüm kimlik ve inançlar karşısında eşit davranma gibisinden demokratik açılımları tetikleyecektir.

HAYATA VE KADERİNE MÜDAHİL OL!

Gelinen bu yeni konum ve yapı, içinde bir takım olumsuzlukları barındırsa da; Alevileri, geçmişle mukayese kabul etmeyen çok ileri bir noktaya taşımış ve görmezden gelinemeyecek ekonomik, toplumsal ve siyasal bir güç haline getirmiştir. Bu da sürecin yaşayan bir parçası olan Alevi kuşaklarına çok önemli ve büyük sorumluluklar yüklüyor. Nedir bunlar?

Bir kere bugünün Alevileri artık bahanelere sığınıp siyasete, devlete, ekonomiye, hukuka; özetle hayatın tüm alanlarına, kaderlerinin ve geleceklerinin belirlendiği bütün süreçlere katılmak ve müdahil olmaktan kesinlikle kaçınamazlar. Artık elde mazeret oluşturabilecek bir gerekçe kalmamıştır. Çünkü yukarda da belirttiğimiz gibi geçmişi çok uzun olmasa da Aleviler bugün kendi kaderlerini kendileri belirleme veya bu süreçleri etkileme açısından gereken tüm imkân ve araçlara sahiptir. Bu nedenle minderden kaçış seçeneği ortadan kalkmıştır. Tabii ki, bu tabloya rağmen harekete geçmemekte bir seçenek olabilir ama bunun intiharla eş anlamlı olacağı çok açıktır. Böylesi bir eğilim Alevileri ve Aleviliği bir 50 yıl sonra yok oluşa götürür. Daha vahimi hiçbir yerde artık esamin okunmaması, kimsenin seni saymaması ve adam yerine koymaması demektir. Üstelik bir de o zamana kadar yine de Alevi kalmakta direnebilenler olursa, bunların bugün sorumluluklarının gereğini yerine getirmeyen atalarına lanet etme hakkı doğar. Sen muktedir olduğun halde halen sokakta, ortalıkta görünmezsen, „ben de varım!“ demez; özürlü veya ihtiyar biri gibi evinden çıkmazsan torunların seni suçlar ve tarihen mahkûm eder. Böyle davranmanın vebalinin büyüklüğü karşısında herkes derhal aklını başına toplamalı.

Malum elde geçmişin aksine un da, şeker de, yağ da var. Aleviler artık çok güzel ve lezzetli bir helva karabilirler. Bu bir yeniden diriliş, “bir olup, iri olma” ya da kudret helvasıdır. O zaman kim niye ve neyi bekliyor? Ey Aleviler, buyurun helva yapmaya başlayın! Pardon, hayata, geleceğinize ve kaderinize müdahil olun!

Yoksa siz mutfağa gireyim mi girmeyeyim mi diye kararsız halde bekleşirken, başkaları cenazenizi gömdükten sonra dağıtılacak helvayı çoktan karmaya başladı bile! Hem de fıstıklısından…

Dr. Hüseyin Demirtaş

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.