Akbayram'ın söyleyemedikleri...

Akbayram’ın söyleyemedikleri... Sanat hayatında 40 yılı geride bırakan Edip Akbayram, dört yıl aradan sonra “söyleyemediklerim”...

Akbayram’ın söyleyemedikleri...

Sanat hayatında 40 yılı geride bırakan Edip Akbayram, dört yıl aradan sonra “söyleyemediklerim” adını verdiği bir ara albümle dinleyicilerinin karşısına çıktı. Akbayram’la “İçimde ukde kalmıştı” dediği 36. albümü vesilesiyle konuştuk.

Sanat hayatında 40 yılı geride bırakan Edip Akbayram, dört yıl aradan sonra “söyleyemediklerim” adını verdiği bir ara albümle dinleyicilerinin karşısına çıktı. Haram Geceler’den 1 Mayıs İşçi Marşı’na; Şu Metris’in Önünde’den Haberin var mı’ya geniş kitlelerce de sevilen 10 parçadan oluşan albüm, 400 parça içinden seçilmiş. Akbayram’la “İçimde ukde kalmıştı” dediği 36. albümü vesilesiyle konuştuk.

* Söyleyemediklerim’e aldığınız 10 parçayı 400 parçanın içinden seçmişsiniz. Zor bir seçim olmalı. Nasıl bir elemeden geçti o 400 parça?

Söyleyemediklerim, benim yıllardır düşüncemde vardı. Yani “Ah şu türküyü ben niye söylemedim, şu mektup niye benim adresime gelmedi” der dururdum. Sonra kafamda bu fikir oluştu. Bunu yapımcımla paylaştım. Hüseyin Emre Bey, bu fikri hoş karşıladılar. Ve aşağı yukarı 7 ay bu albümde yer alacak 10 parçayı saptamaya çalıştık. Çok güzel parçalar vardı, her birini üçer beşer defa dinledik. Altı ay sonra indirgediğimiz 10 parça bu albümün repertuarını oluşturdu. Bana göre bir albümün başarısında en büyük etken o albümde yer alan türkülerin, bestelerin o toplumda yediden yetmişe herkesi kucaklayacak olan parçalar olmasıdır. Ben hep ona dikkat etmişimdir. Onun için konserlerimde üç kuşağı birden görürüm. 70 milyon içinde hiçbir ayırım gözetmeksizin, etnik kimlikleri ne olursa olsun bütün insanları aynı güzellikte, aynı seviyede görerek bu albümlerimi topluma sunmaya çalıştım. Popülist kültürden kaçmaya çalıştım. Günübirlik tüketilen parçalar yapmamaya çalıştım. Bu da onlardan biridir, adından da anlaşılacağı üzere benim içimde ukde olan söyleyemediğim 10 parçadan oluşmuş bir albümdür. Müzisyeninden, renk ayırımcısına kadar yüzlerce insan bu albümün oluşmasına emek veriyor. Dolayısıyla albümler çıktıktan sonra ertesi gün internette gördüğünüz zaman, bu sanatçı için en büyük üzüntüyü ortaya çıkartıyor. Çünkü ha benim cebimden paramı çalmışsınız, ha emeğimi çalmışsınız veya 300-400 emek veren insanın emeğini çalmışsınız. Dolayısıyla Türkiye’de şu an dibe vurmuş olan müzik sektöründe albüm çıkarmak hem sanatçı için hem firma için korkunç bir cesaret örneğidir diye düşünüyorum.

* Müzik piyasasının dibe vurmuşluğunun tek nedeni internet, korsan ya da MP3’ler mi?

Türkiye’de telif haklarının sağlıklı bir şekilde çalışmaması da var. Örneğin ayın birinde Paris’te bir konser vereceğim. Edip Akbayram’ın söyleyeceği parçaların telifleri, en fazla iki üç ay sonra 1000-1.500 Avroluk bir ödemeyle bağlı olduğum müzik şirketine geliyor. Yani sistem Avrupa’da, Türkiye’nin dışında her yerde oturmuş bir sistem. Ama bizim ülkemizde en ufak bir ekonomik dönüş söz konusu değil. Türkiye’de ne oluyor? Türkiye’de albümünüz kitle tarafından beğenilirse, belirli bir konser adediniz varsa, bu konser adedinizin biraz daha yükseldiğini görüyorsunuz. Yani 10 konser yapacağınıza, albüm beğenilmişse bu 15 konsere, 20 konsere çıkıyor ki konserlerden birazcık geliriniz artıyor. Onun dışında sektörden cebinize girecek bir gelir yok.

* Telif hakkı için sanatçılar dönem dönem girişimlerde bulunuyorlar ama bu sürdürülemiyor. Sanatçılar kendileri için bu en önemli mevzuda neden ısrarcı olamıyorlar ve siz bu mücadelenin neresindesiniz?

Devlet konuyu ele almadığı sürece telif hakları yine yarım yamalak kalacak çünkü müzik kurumları arasında birlik yok, herkes ayrı bir hava çalıyor. MESAM bir tarafta, meslek örgütleri bir tarafta, plakçılar bir tarafta. Yani örgütlü bir kuvvet yok. Dünyanın her yerinde o ülkenin maliyesine girecek en büyük para müzik sektörü. Bu devlet maalesef bunu hiçbir zaman düşünemiyor. Yani bu ülkeyi yönetenler sektöre elini atacaklar, emeğin karşılığını herkese dağıtacaklar. Ortada büyük bir rant var ve bu rantın nasıl kullanıldığını da hiç kimse maalesef bilmiyor.

Ben televizyonu açtığım zaman adını sanını bilmediğim, ama “sanatçı” diye dayatılan binlerce insan görüyorum. Bu insanların maliyetini, yapılan klipleri, müzik kanallarında kliplerin dolar bazında oynatıldığını düşünürseniz korkunç bir gider var. Bu giderin karşılığında çıkardığınız kişinin size ekonomik olarak dönmesi lazım. Dönmeyince ne oluyor, korkunç popülist bir kültür altında üç günlük kahramanlar yaratılıyor, kullanılıyor ondan sonra buruşuk bir kağıt gibi çöpe atılıyor ondan sonra başka kahramanlar yaratılıyor. Bir kere sektörde bütün müzik şirketlerinin daha tutarlı, daha bu işi seven, akademik kariyeri olan müzikle ilgisi olan insanları seçerek sanatçı olarak lanse etmeleri lazım. Yoksa birilerine güncel popülist kültürle magazinleştirerek albüm yapmaya kalkarsanız, sektöre bir darbede bu şekilde indirmiş olursunuz. Çoğunlukla da indiriyorlar, görüyoruz yani. Okuduğu şarkının tonunu bilmeyen bir sürü insan çıkıp “ben sanatçıyım” diyor. Onun altına da sanatçı yazılıyor, benimkinin altına da yazılıyor. Yani biz daha sanatçı adayı, müzisyen ayırımını yapamayan bir ülkeyiz.

* Televizyon demişken, son dönemde aralarında saygın isimlerin de olduğu sanatçılar, piyasanın canlandırılması iddiasıyla düzenlenen bir takım yarışmalarda yer aldılar. Almaya da devam ediyorlar. Bir yarışmada birinci olduktan sonra kitlelerce tanınması hızlanmış bir isim olarak, bu yarışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve siz ne zaman jüri olacaksınız?!

O yarışmalardan teklif geldi ama kabul etmedim. Çünkü baktığımız zaman çok popülist bir kültür içinde ve hazırlanmış senaryolarla bu yarışmalar yapılıyor. Bugün Türkiye’de şu son beş senede yapılan yarışmalarda birinci gelen hangi yarışmacının adını verebilirsiniz? Yarışma yapılıyor, o ona bağırıyor, reytingler, SMS’ler bilmem neler ve sonuçta ortada bir sanatçı adayı yok. Tamamen rant uğruna yapılan bir takım olumsuz müzik yarışmaları... bunların bu ülkeye faydadan çok, zararının olduğunu düşünüyorum. Ama ciddi yarışmaların her zaman yanındayım, yapılırsa içinde de olurum.

* “Müziğimde geniş halk kitlelerinin yaşamı, sorunları olmalı” diyen bir sanatçı olarak, bugün halkın yaşadığı sorunlara baktığınızda ne görüyorsunuz?

Türkiye bir 12 Mart geçirdi, 12 Eylül geçirdi. En acımasızı da 12 Eylül darbesiydi. 12 Eylül darbesinde muhalif olan, aydın olan, demokrat olan, bu ülkeyi seven, bağımsız Türkiye sloganı etrafında toplanan bir sürü aydın insan bir sürü kıyıma uğradı. Kimileri işkencede öldü, kimilerinin uzun süre özgürlükleri ellerinden alındı, kimileri bu ülkeden kaçmak zorunda kaldı yani korkunç bir kıyım yaşandı. İnsanlara korku salındı. Çünkü ‘80 öncesine baktığınız zaman bu ülkede sendikalar en üst seviyedeydi, örgütlenme, dayanışma çok güzeldi, bunların hepsini 12 Eylül darbesi buldozer gibi yıktı geçti. Ve yılgın korkak, sorgulamayan bir toplum örneği yaratıldı. Bugün gençliğe bakıyoruz, belki yüzde 20’si duyarlı bir gençlik vardır ama maalesef yüzde sekseni, yüzde yetmişi apolitik bir resme büründü. Yani birileri söylemek istiyor ama korkuyor. Böyle bir toplum modeli yaratıldı. Burada basına geliyorum çünkü basın bir ülkenin kültürüyle orantılıdır, bir ülkenin ciddi bir basını varsa, o ülkenin ciddi muhalif aydın bir kültürü vardır. Ama size dayatılan gazetelere, televizyonlara bakın kaderci, zavallı, önüne sunulan her şeyi kabul etmiş bir toplum modelinin resmini görüyorsunuz. Yani şu anda örgütsüz bir toplumuz, örgütsüz bir toplum olduğumuz için de şu anda Türkiye’nin siyasal ekonomik konjonktürü ortada.

* “Yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim” vurgusu son dönem röportajlarınızda çok sık karşımıza çıkıyor. Neden bunu söyleme gereği duyuyorsunuz? Cumhuriyet ve CHP mitinglerine katıldığınız için eleştirilmiştiniz. Bu eleştirileri mi kastediyorsunuz?

Bakın, biz namlunun ucunda insanlarız. Hedefiz, söylediklerimiz zaman zaman çarpıtılıyor. Bugün aradılar arkadaşlar, Zaman gazetesinde bir haber varmış, “Adana’ya Atürkçü Düşünce Derneği’nin konserlerine giden Mazlum Çimen, daha önce Londra’da PKK konserlerine katılan Edip Akbayram gibi…” diye devam ediyormuş haber. Korkunç gibi bir saldırı var. Ben bu cumhuriyet içinde yaşayan bütün insanların etnik kimliğine bakmadan her yerde konser veririm. Benim konserimde Che Guevara’nın da posteri açılır, Yılmaz Güney’in de açılır, Atatürk’ün de, Deniz Gezmiş’in de… ben posterleri indirmek zorunda değilim, bakıyorsunuz bazı basın organları Diyarbakır’da Newroz konserine gittiğim için beni alıp başka yerlere monte etmeye çalışıyorlar. Yani ben Edip Akbayram olarak Türkiye haritasında Diyarbakır’a çarpı işareti koyarsam bir defa bölücülüğü ben yapmış olurum. Ama bölücülüğü yapanlar bu yayınları çıkaran insanlar. Bu ülkede kardeşçe yaşamayı farklı yerlere çeken, sürekli provoke edenler var. Birileri bir yarayı kanatmaya çalışıyorlar ama biz bu oyuna gelmeyeceğiz. Bu ülkede kardeşçe yaşadık, kardeşçe yaşamaya da devam edeceğiz.

Bunlar beni üzüyor ama onlar istedikleri gibi konuşabilirler. Çünkü ben bu ülkede Alevi’ydi, Kürt’tü, Türk’tü diye hiçbir zaman ayırım yapmadım. Herkese şarkılarımı söyledim. Fakat yoğun bir yaralama ve karalama kampanyaları yaşıyoruz, buna üzülüyoruz.

Bir defa çağdaş bir insan olarak türbana karşı bir insanım. Yani 21. yüzyılda Arabistan’da bile türbanın daha modern bir hale getirildiği süreçte topluma Türban dayatılmasını, siyasi simge dayatılması beni gerçekten çok üzüyor. Hepimiz Anadolu insanıyız. Çocukluğumda gençliğimde “bu başörtüsü takmıştır, bu türbanlıdır” diye bir sorun yoktu. Bu ülkede sorun kendisini aşırı dinci Türkiye’ye çok farklı bir yaptırımlar dayatması çalışan bir siyasetin son beş senelik ürünüdür bu. Yoksa şuradan geçen birisi kafasına türban takmış, beni ilgilendirmez o onun özgür seçimidir ama bunu siz bir siyasi araç ve baskıcı bir şekilde yaşadığımız topluma dayatmaya çalışırsanız bu tehlikelidir diye düşünüyorum.

İlerleyen zamanlarda bir Kürtçe parça okuyacak mısınız ya da Kürtçe bir albüm?

Yok.

Neden?

Bakın, ‘80 darbesinde beş sene çalıştırılmadım, daha uzun süre televizyonda yasaklandım. Bu süreç içinde bana gelen teklifler şuydu: Bir; “Kürtçe kaset yap”. O zaman bu kaset karşılığında iki daire alınacaktı bana. Ki ben çocuğuma süt alamıyordum. İki, arabesk bir albüm yap. Kürtçe bir albüm yaparak, bunu ticari anlamda kullanmak...

Ticari anlamda kullanacaksınız demek istemedim.
 
Kendi düşüncelerimi söylüyorum, bunu başka birileri başka tarafa götürebilir. Bunun en sağlıklısı Kürt arkadaşımın yapmasıdır, ona şapka çıkartırım, ama benim Kürtçe bir albüm yapmam söz konusu değil, çünkü ben Kürt değilim. Ama albümleri, Kürtçe melodileri keyifle dinliyorum. Böyle bir şeyi yapmaya kalktığımda buna yüzde seksen “reklam için” diyecekler, buraya çekecekler. Onun için Kürt insanı kendi dilini, kendi sesini isteği gibi kullansın saygı duyarız. Çok isteyen var ama çok popülist bakılacağından yapmak istemiyorum.

Yeni albümün repertuarının hazır olduğunu söylediniz. Piyasaya çıkma tarihi de belirlendi mi?

“Söyleyemediklerim”i bir ara albüm gibi çıkardım. Albümün satışına, güncelliğini korumasına kadar bekleyeceğim. Yepyeni bir Edip Akbayram albümümüz her şeyiyle hazır, çünkü sanatçı her zaman kendisini dinleyen dinleyicilerine hazır olmak zorundadır. Yani albüm günü geldi, “hadi stüdyoya gir albüm yap” ben bunu kesinlikle hayatımda yapmadım. Daha önceden hazırlıklıyımdır, repertuarım hazırlıklıdır, çünkü kalıcı bir eser bırakıyorsunuz. Onun için birbuçuk yıl içinde yepyeni bir albüm repertuarı ile dinleyicilerle buluşacağız

Serpil İLGÜN / EVRENSEL HAYAT - 11 Mayıs 2008

Röportaj Haberleri

Alevilerin Dışavurumu: Müzik ve Kimlik
Ali Ekber Yurt: 'İmam hatip ve ilahiyat mezunu iki ‘dede’yi Diyanet’e biz önerdik'
Gani Pekşen ile röporaj
Alevi Haber Sözcüsü: 'DAD Hasret Gültekin anıtının yıkılmasını savunuyor!'