1. HABERLER

  2. TÜMÜ

  3. TARİH

  4. Türkiye 12 Eylül darbesine adım adım hazırlanmıştı
Türkiye 12 Eylül darbesine adım adım hazırlanmıştı

Türkiye 12 Eylül darbesine adım adım hazırlanmıştı

Türkiye 12 Eylül darbesine adım adım hazırlanmıştıTarihçi Halil Berktay, bugün başlayan yazı dizisinde “henüz kaderi kesinleşmemiş...

A+A-

Türkiye 12 Eylül darbesine adım adım hazırlanmıştıTürkiye 12 Eylül darbesine adım adım hazırlanmıştı

Tarihçi Halil Berktay, bugün başlayan yazı dizisinde “henüz kaderi kesinleşmemiş demokrasi mücadelesinin taraflarının” nasıl şekillendiğini 1978-2008 dönemine bakarak inceliyor. Dizinin ilk bölümünde, Kahramanmaraş Katliamı’ndan 27 Aralık 1979 muhtırasına 12 Eylül rejimi adım adım hazırlanırken AP ve CHP’nin siyasi körlükte nasıl ısrar ettiğini okuyacaksınız

İlk defa E. H. Carr’ın, 1960’ların başlarında olanca netliğiyle belirttiği gibi, tarih bugün ile geçmiş arasında sürekli bir diyalog. Zamanla toplumların, insanların gündemi değişiyor; önlerine yeni yeni sorunlar geliyor. Bunlar da dönüp geçmişe tekrar bakmamıza yol açıyor. Sonuçta, hayat tecrübemiz birikip ufkumuz genişledikçe yorumlarımız da değişiyor. Özellikle büyük dönüşümler sırasında veya sonrasında, daha önce aklımıza gelmeyen şeyleri düşünmeye başlıyoruz. Böyle böyle, her neslin... değilse bile, en azından her birkaç neslin, farklı tarih perspektifleri, vizyonları oluşuyor.

EVRENSEL BİR FAY HATTI

• Örneğin Türkiye’nin 1977-78’den itibaren görüp geçirdikleri, faraza 1986’da ya da 2002’de başka, bugün başka gözüküyor. Güncelliği sıcağı sıcağına yaşarken, tek tek olaylar ve olay grup ya da zincirleri, ister istemez lokal, bölük pörçük anlamlar kazanıyor. Üstelik birçoğunun korkunç insan acılarına malolmuşluğu, böyle her bir travmanın üzerine çıkmayı zorlaştırıyor. Ama belirli bir soluklanma anında, geri dönüp de hepsini topluca gözden geçirmek imkânı doğduğunda, daha kapsamlı bir bütünlük, biraz farklı bir öykü şekillenebiliyor.

2008 sonbaharında bu otuz yıl, güncelliğin sisi ve uğultusu içinden, büyük, sarsıntılı, zigzaglı bir geçiş dönemi olarak belirmekte. Kabaca ilk üçte biri, Soğuk Savaşın son on yılına denk düştü. Kalan üçte ikisi, henüz tam bilemediğimiz, adını koyamadığımız (şimdilik sadece “komünizm sonrası”, “sanayi sonrası” ya da “modernite sonrası” diye betimleyebildiğimiz) yeni bir çağın şafağında yer alıyor.

YENİ SOSYAL KATMANLAR YÜKSELİYOR

• Dolayısıyla burada, bütün dünyada “eski” ve “yeni”nin tektonik plakalarının birbirine girdiği, sürtündüğü, depremler yarattığı muazzam bir fay hattı söz konusu. Sanayi Devrimi ve Fransız Devrimi’nin doğurduğu süreç ve yapılanmalar, Yakınçağı şekillendirmiş; 19. ve 20. yüzyıllara belirli bir “sosyal siyasa” damgasını vurmuştu. Üç büyük ideoloji, yani Liberalizm, Nasyonalizm ve Sosyalizm, bu platformda mevzilenmiş, rakip programlar oluşturmuş, kâh uzlaşmış kâh kıyasıya çatışmış, inişli çıkışlı bir seyir izlemişti. 1917 Ekim Devrimi’yle sahneye çıkan, 1945-49’da egemenlik alanını genişleten, 1960’larda Üçüncü Dünya’nın yükselişinin zerkettiği gençlik aşısı sayesinde pörsüyüşünü bir süre gizleyebilen, ama sonunda 1985-90 arasında Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’da toptan çöken komünizm, bu “sosyal siyasa”nın adetâ son aşamasını ifade etmişti. Şimdi önümüzde, belki bir “kültür ve kimlik siyasası”nın  21. yüzyılı uzanıyor.

Bu geçişin sömürge-sonrası bağlamlarda yol açtığı sarsıntılar, Hindistan’da, Mısır’da, Kenya’da, Cezayir’de, Güney Afrika’da, Zimbabwe’de hep izlenebiliyor. Kurucu parti ve ideolojiler, “ulusun babası” mertebesine yerleşmiş ikonik liderler, ilk bağımsızlık ânına özgü toplumsal düzenlemeler hızla eskiyip aşınmakta. Buna karşılık yeni sosyal sınıf ve katmanlar yükseliyor; bir yerden sonra, eski siyaset simsarlarının aracılığına ihtiyaç duymayacak derecede güçleniyor; yerleşik asker-sivil iktidar profesyonellerinin vesayetinden kurtulmaya çabalıyor.

TÜRKİYE’NİN ESKİ VE YENİ SORUNLARI: GENEL PANAROMA

• Kemalist Devrimden başlayarak hemen her şeyin, diğer Asya ve Afrika ülkelerine kıyasla otuz kırk yıl erken cereyan ettiği Türkiye, böyle bir bürokrasi-burjuvazi, tek parti -çok parti, ordu-parlamento çelişmesini 1946-50’den beri yaşamakta. Bu mücadelede halk sınıfları, emekçiler, hâkim Türk milliyetçiliğinden mağdur olduğunu düşünen kesimler, dönem dönem kâh görece aktif, kâh daha pasif biçimde yer alıyor. Kendilerine özgü talepleri, seçkinlerin platformlarına enjekte edebiliyor veya edemiyorlar. Ama ister 1946’dan, ister 1961 veya 1973 veya 1983’ten, ister 2002’den bu yana cereyan edenleri gözden geçirdiğimizde, şu kadarını rahatlıkla söyleyebiliyoruz ki, söz konusu halk sınıf ve kesimleri asla çıkarlarını bürokrasinin, ordunun, tek-particiliğin safında aramıyor. Tersine, ciddiye alınması gereken bir ağırlıkla, tercihlerini daima çoğulculuktan, mevcut alternatifler arasında görece demokratik olanlarından yana kullanıyor.

Bu eksen etrafında yarım yüzyıldır gelişen müteaddit boy ölçüşmeler, son otuz yılda, yukarıda sözü edilen evrensel çağ dönümüyle eklemlendi. Soğuk Savaşa, daha genel olarak 19. ve 20. yüzyılların “sosyal siyasa”sına özgü sorun ve kutuplaşmaların yerini, Soğuk Savaş sonrasına özgü, küreselleşme bağlamında 21. yüzyılın “kültür ve kimlik siyasası”nı haber veren başka problem ve kutuplaşmalar almaya başladı.

Türk milliyetçiliği, 1875-1914 arasının Yeni Emperyalizm ortamında, gerek zamanın Büyük Devletleri, gerekse diğer Balkan, Kafkas ve Ortadoğu milliyetçilikleriyle cebelleşerek doğmuş; İttihatçılık ve sonra Kemalizm evrelerinde ulus-devlet, Liberalizmi ve Sosyalizmi reddederek Nasyonalizm etrafında örgütlenmiş; sivil toplum üzerinde Prusya-vârî bir tahakküm kurmuştu. Bu hegemonyanın çeşitli araç ve aygıtları, 1978-88 arasında hâlâ, Yakınçağ “sosyal siyasa”sının ve Soğuk Savaşın düşmanları ve tehdit algılarına karşı kullanılmaktaydı. 1980’lerin ikinci yarısından itibaren ise “derin devlet” cephesini değiştirdi. Halktan, sivil siyaset alanından filizlenen temsiliyet ve katılım özlemlerinin, Avrupa demokrasisiyle de buluşma, birleşme eğilimine karşı mevzilendi. Önceki amaçlar için hazırlanmış ve kullanılmasına alışılmış bütün bir aygıtı, kısmî adaptasyon ve bazı inovasyonlarla birlikte, bu yeni düşman ve tehdit algılarına tevcih etmeye çalıştı. Yeni bir saflaşmanın; bu satırların yazıldığı sırada henüz kaderi kesinleşmemiş, önümüzdeki yıllarda sürmesi muhtemel yeni ve büyük bir demokrasi mücadelesinin tarafları, bu şekilde oluştu.

12 MART’TAN MC KOALİSYONLARINA

• Peki, Türkiye, Soğuk Savaş ile sonrası arasındaki bu geçiş ânına nasıl geldi ? 1980’lerin ikinci yarısından beri devam eden büyük dönemecine nasıl girdi ? Önce biraz hatırlayalım (kronolojik sırayla):

• 12 Mart 1971 rejimi parlamentoyu feshetmemiş; TBMM’deki Adalet Partisi çoğunluğuna yaslanmıştı. Bu, Süleyman Demirel’i askerî diktatörlüğün suç ortağı konumuna getirdi ve CHP mitinglerinde yüzbinlerin “kahrolsun faşizm” diye bağırdığı bir seçim kampanyasının ardından, zamanın güvercinli, mavi gömlekli umudu “Karaoğlan”ı iktidara getirdi.

• Ne ki CHP çoğunluğu kazanamamış, sadece en büyük parti konumuna yükselmişti. Dolayısıyla Bülent Ecevit, siyasal İslâmın yükselişinin ilk ciddî tezahürü sayabileceğimiz, Necmettin Erbakan’ın Millî Selâmet Partisi ile ittifaka yöneldi. 13-14 Mayıs 1974 gecesinin genel af görüşmeleri sırasında, MSP’nin bir bölümü solcuların affına karşı oy kullanınca, CHP-MSP koalisyonu ilk yarasını aldı. Ne ki, daha sonra Anayasa Mahkemesi’nin eşitlik ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle bu maddeyi iptal etmesi, solcu siyasî mahkûmların büyük bölümünün de tahliyesini mümkün kıldı.

• Ardından, 20 Temmuz 1974 Kıbrıs müdahelesi geldi. Yeri gelmişken belirtelim ki, o zaman Türkiye açısından Ada’da herhangi bir stratejik çıkardan asla söz edilmiyordu. Tersine, “Barış Harekâtı”n için gösterilen tek gerekçe, Nikos Sampson’un faşist, enosis‘çi darbesine karşı, Kıbrıs Türklerine yönelik herhangi bir etnik temizlik girişimini önlemekti. Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ı iki ayrı dalga halinde işgal etmesi, bir yandan, Yunanistan’da Albaylar Cuntası’nın çökmesine yol açtı. Diğer yandan, hangi nedenle olursa olsun bu müdahele, Türkiye’nin Batı ve hattâ dünya kamuoyu ile ilişkilerini sakatladı. Rauf Denktaş etrafında ultra-milliyetçi bir Kıbrıs lobisinin kök salmasına yol açtı. Yeryüzünde başka kimsenin tanımadığı KKTC’yi doğurdu. Sonraki onyıllarda, Türkiye’nin Avrupa demokrasisi içinde yer alma çabaları açısından ciddî bir handikap oluşturdu.  

• Daha kısa vâdede, Erbakan ve MSP ile koalisyonun bitmek bilmez didişmelerinden bıkan Ecevit, “Kıbrıs fatihliği”ni oya tahvil ederek tek başına iktidara gelme hevesine kapıldı. Bu amaçla, koalisyonu bozup erken seçime gitmek istedi. Bu, yakın tarihin en büyük ve sadece öznellik düzeyinde açıklanabilecek taktik hatâlarından birine dönüştü. Adalet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve MSP’nin güçbirliği, erken seçimi engellemekle kalmadı. Aynı zamanda, ortanın solundaki CHP’ye karşı güçlü bir sağ bloka dönüştü. Soğuk Savaş yıllarına özgü, tipik bir kutuplaşma çerçevesinde, Süleyman Demirel’in liderliğindeki AP-MSP-MHP Milliyetçi Cephe koalisyonları kuruldu.

• SAĞ-SOL VURUŞMASI ve 12 EYLÜL’E GİRİŞ:

• Türkiye, Ecevit’in yanlış hesabının bedelini zaman içinde çok ağır ödedi. Ne pahasına olursa olsun 1973 seçim yenilgisinin intikamını alma arzusuyla yanıp tutuşan Demirel, MC hükümetlerini ayakta tutabilmek için, Alparslan Türkeş’e çok büyük tâvizler verdi. MHP o zamanki varlığıyla orantılı olmayan bir tarzda hükümete girme ve kadrolaşma fırsatı buldu. Özellikle Millî Eğitim Bakanlığı’ndaki MHP nüfuzu, Türk pleb (sokak) faşizmine, hem öğretmen kadroları ve okul yönetimlerini ele geçirme, hem de “enternasyonal komünizm ve kozmopolitizm tehlikeleri”ne karşı müfredatı alabildiğine daraltma, taşralılaştırma, dünyaya kapatma fırsatı verdi. Böylece eğitimde, kültürel etkileri bugün de süren büyük bir dejenerasyon süreci başladı. Türkiye Cumhuriyeti’nin Avrupa Birliği’ne katılma vizyonunu şeklen sürdürdüğü bir otuz yıl boyunca ve bugüne gelinceye değin, ders kitaplarında, bu ülkenin çocuklarına Avrupa’yı sevdirecek, faraza Avrupa sanatı ve edebiyatını tanıtacak, Avrupa demokrasisinin değerlerini kavratacak hiçbir yaklaşım, ünite, neredeyse tek bir cümle bile yer almadı. AB projesi bütün kültür ve siyasal kültür boyutlarından yoksun bırakıldı.

• Bu uzun vâdeli dinamikler bir yana; MC döneminde doğrudan doğruya günlük hayata garip bir hava hâkim oldu. Demirel’in “Bana milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz” sözünün de yansıttığı gibi, Ülkü Ocakları’na mensup ve/ya oradan yönlendirilen gençler tarafından işlenen cinayetler hükümet nezdinde sistematik himaye buldu. Ülke ikide bir, Mehmet Ali Ağca’nın Abdi İpekçi’yi vurması, ya da Ankara’nın Bahçelievler semtindeki bir evde sekiz TİP’li gencin (Halûk Kırcı ve arkadaşlarınca) boğulmuş bulunması gibi korkunç haberlerle sarsılır hale geldi. 1975-80 arasında sendika lideri Kemal Türkler, sanat tarihçisi Bedrettin Cömert, savcı Doğan Öz ve niceleri, bu tür saldırılarda can verdi. Sağın saldırıları, habire parçalanıp fraksiyonlaşan Sol’daki birçok örgütü de bir düello mantığının içine çekti. Herkes kendi başının çaresine bakmaya itildi, sürüklendi. Okullara, iş yerlerine, devlet dairelerine, hattâ bakanlıklara giriş-çıkışlar, “güvenlik” gerekçesiyle toplu halde, kafilelerle yapılmaya başladı. Buna rağmen ölü sayısının 15-20’ye ulaştığı günler çoğaldı. Siyaset alanını tam anlamıyla toz duman kapladı.

• Bu ortamda bir diğer gelişme de TKP’nin yükselişiydi. 1920’lerin başlarında kurulan Türkiye Komünist Partisi hemen daima yeraltında kalmış; 1951-52 tevkifatı ve mahkûmiyetlerinin ardından önder kadrolarının bir bölümü yurtdışına çıkıp, Sovyetler Birliği ve Doğu Almanya’da tekrar örgütlenmiş; uzun süre ülke içinde bir varlık gösterememişti. Ancak 1970’lerde koşullar değişmeye başladı. Solun giderek küçük şiddet mahfillerine dönüşen kesimlerine duyulan güvensizlik, arkasındaki gelenek ve Sovyet desteğiyle TKP’yi, 1960’lardan itibaren radikalleşen işçi ve gençlik kesimleri için görece cazip kıldı. Özellikle 12 Mart döneminde Almanya’da bulunduğu sırada TKP’ye katılan İbrahim Güzelce’nin, yurda döndüğünde Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu genel sekreterliğine yükselmesi, partisine DİSK ve DİSK’in en güçlü sendikası Maden-İş içinde kadrolaşma olanaklarıyla birlikte, genel kamuoyunda daha geniş bir etki alanı olanakları sağladı. Böylece Solun genel görünümü, tipik Soğuk Savaş kutuplaşmasına daha fazla yaklaşmış oldu.

• Sağ ve Sol kamplara ayrışma, 1976-77’de iyice hızlandı. 1 Mayıs 1976’da Taksim Meydanını 400,000 kişi doldurdu. Uluslararası komünist hareketin karakteristik sloganları atıldı, taşındı. DİSK genel başkanı Kemal Türkler, Atatürk Kültür Merkezi’nin cephesini kaplayan Marksist simge ve portreler önünde konuştu. Böylece Türkiye tarihinin tek büyük, kitlesel 1 Mayıs kutlaması, aynı zamanda TKP’nin gövde gösterisi olarak gerçekleşti. Buna karşılık bir yıl sonra, 1977’nin 1 Mayıs’ı esrarı hâlâ çözülememiş bir katliama sahne oldu. Zorla meydana girme çabası içindeki TKP karşıtı bazı Sol gruplar ile DİSK görevlileri arasında başlayan çatışma, çeşitli noktalardan ateş açılmasına vesile oldu. Panik baş gösterdi; muazzam kalabalığın sağa sola kaçışması, sokak aralarına yığılması, polis arabaları ve panzerlerce kovalanması sırasında 35 kişi hayatını kaybetti.

• 5 Haziran 1977 seçimlerine giden yolda, başka provokasyonlar da yaşandı. MC’nin hızla aşındığı koşullarda, bizzat Süleyman Demirel, CHP’nin hazırladığı (ve sonunda, bir milyon insanın katıldığı) büyük Taksim mitinginde Bülent Ecevit’e suikast yapılacağı ihbarında bulundu. Hemen aynı sıralarda, Ecevit İzmir Çiğli Havaalanı’nda ağırlanırken bir polisin silâhından çıkan Tangaz mermisi, (İstanbul belediye başkanı Ahmet İsvan’ın kardeşi) CHP’li Mehmet İsvan’ın bacağına isabet etti. Olayın bir “kaza”dan ibaret olduğu açıklamasının ötesine geçmek mümkün olmadı.

• İKİNCİ MC; CHP-11’LER KOALİSYONU; MERKEZCİ ARAYIŞLARIN İFLASI:

• Sonuçta CHP, çok-partili dönemdeki (1973 sonbaharından sonra) peşpeşe ikinci ve en büyük seçim başarısına ulaştı. Yüzde 41’i aşan oranda oy aldı ve 213 milletvekili çıkardı — ama bir kere daha salt çoğunluğa ulaşamadı. 189 sandalye kazanan AP ve diğer sağ partiler CHP ile koalisyona yanaşmayınca, ilk ağızda Demirel, Erbakan ve Türkeş’in ikinci MC hükümeti kuruldu. Ancak anarşi ve terörün tırmanmasına, kaosa sürüklenişin belirginleşmesine tepkiler, 11’ler diye bilinen grubun AP’den kopmasını beraberinde getirdi. 1978’de Ecevit başbakan oldu ve dışarıdan destekli CHP azınlık hükümeti kuruldu.

• Ne ki, destabilizasyonun derinleşmesine karşı bu son umut, kısa zamanda umutsuzluğa dönüştü. Bakanlıkla ödüllendirilen 11’lerden bazılarının yolsuzlukları ayyuka çıktı; Tuncay Mataracı ve Hilmi İşgüzar Yüce Divan’da yargılanıp suçlu bulundu, mahkûm edildi. Ekonominin Aşil topuğu, zayıf halkası dış ödemeler dengesinden başlayan kriz, yakıt sıkıntısı başta olmak üzere büyük yokluk ve kuyruklar yarattı.

• Bu dönemde, legal, yarı-legal veya illegal siyasî güçlerin pek çoğu, geleceği düşünmeksizin kendi azamî hedef ve programları peşinde koşmaya devam etti. Örneğin 1979 Ekim’inde Fikri Sönmez’in belediye başkanı seçildiği Fatsa, 1980 Temmuz’undan itibaren Dev-Yol’un bir “kurtarılmış bölge” denemesi gibi gösterilerek hedef alındı. MSP’nin 6 Eylül 1980’de Konya’da düzenlediği “Kudüs’ü kurtarma” yürüyüş ve mitingi, “Şeriat gelecek, vahşet bitecek” ve “Dinsiz devlet, yıkılacak elbet” gibi sloganların atılmasına, İstiklâl Marşı’nın yuhalanmasına sahne oldu. Bu maksimalizmler kavgasında, derin devlet güçleri de her fırsatta ortalığı daha fazla karıştırmaktan geri durmadı. 19-26 Aralık 1978’de Kahramanmaraş’ta, Cumhuriyet tarihinin en büyük katliamlarından biri meydana geldi. MHP’lilerce körüklenen mezhep ayrılığı, bir dizi provokasyonun adım adım tırmandırılmasının ardından, 22 Aralık’tan itibaren silâhlı ve sopalı grupların Alevî mahalleleri ile solcu bilinen kişilerin evlerine saldırmasına dönüştü. Resmî verilere göre 105 (ama başka beyanlara göre belki 500’e yakın) kişi öldü, 300 kadar ev ve işyeri tahrip edildi. Binlerce kişi kentten göçe zorlandı. Hükümeti sarsan, İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı’yı istifa ettiren bu kanlı olay, Bülent Ecevit‘in arşivine MİT ile Alparslan Türkeş’in bir tertibi olarak geçti.

• Bunca badireyle yüz yüze gelen CHP liderliği, iktidara gelinceye kadar biriktirmiş olduğu bütün politik sermayeyi bir dizi hatâyla heder etti. Bu, Türkiye’nin yakın tarihinde, bazı bakımlardan Almanya’nın Weimar Cumhuriyeti tecrübesini andıran ilk kritik dönemdi (bu tür ikinci dönemin 2004’ten itibaren yaşandığını daha sonra göreceğiz). Silâhlı Sağ ve silâhlı Sol tarafından sıkıştırılan Türkiye, parlamento ile askerî diktatörlük olasılığı arasında bıçak sırtında gidiyor; fırtınalı koşullar asla macera peşinde koşmayan ihtiyatlı bir gerçekçiliği, serinkanlı olmayı, cephe daraltmayı, merkezci ittifaklar aramayı, istikrarın korunmasına odaklanmayı gerektiriyordu. Oysa Ecevit, kendi solundaki TKP’nin ve partisinin TKP’den etkilenen sol kanadının da etkisiyle, Soğuk Savaş koşullarına hiç ama hiç uygun olmayan bir “sınıf savaşı” söylemine kapıldı; “duvarın öte tarafına geçmek”ten söz etmeye başladı. Köy-kentler gibi, hiç zamanı ve zemini olmayan fanteziler ortaya attı. Başta TÜSİAD, bütün iş âlemini hızla soğuttu ve karşısına aldı. Olağanüstü kaygan bir zeminde, ne yapacağını bilemez haldeki kamuoyu, tekrar soldan sağa doğru yer değiştirmeye başladı.

• 14 Ekim 1979 ara seçimlerinde CHP’nin oy oranı yüzde 41.4’ten 29.1’e düştüğü gibi, TBMM’de boşalmış bulunan beş sandalyeyi de AP kazandı. Bu bozgun karşısında CHP’nin 11’lerle koalisyonu dağıldı ve 12 Kasım 1979’da bir diğer azınlık hükümetini, bu sefer MHP ve MSP’nin dışarıdan desteğiyle Süleyman Demirel kurdu.

• Demokrasinin bu son çırpınışında, bir yandan ordu (sonraki yıllarda netleşeceği üzere) halkın illallâh demesi uğruna terörün tırmanmasına kasten göz yumarken, üst komuta kademeleri de yavaş yavaş siyaset sahnesine çıkmaya başladı. Özellikle (gelecekteki cuntanın lideri) Kenan Evren, sık sık düzenlediği basın toplantıları ve her fırsatta verdiği demeçlerle politikacıları eleştirmeye, adetâ mantıklı bir orta yol imajı sunmaya koyuldu. Siyasetin çıkışsızlığı propagandasına, siviller de kendi elleriyle çanak tuttu. Fahri Korutürk’ün Çankaya yılları sona ererken, yeni cumhurbaşkanlığı seçimleri CHP ve AP’nin kazanma umudu olmadığını bildikleri adaylarında ısrarı yüzünden tamamen tıkandı (ve Senato Başkanı İhsan Sabri Çağlayangil, aylarca cumhurbaşkanlığına vekâlet etti).

• İki büyük partinin körlüğü 27 Aralık 1979’daki “uyarı muhtırası” karşısında dahi sürdü. Bu noktada parlamenter rejimi korumak, ancak siyasal hayatın merkezini tahkim edecek bir AP-CHP koalisyonuyla mümkün olabilirdi. Ne ki, AP kendi sağı, CHP ise kendi solu tarafından rehin alınmış gibiydi. CHP ortaya doğru bir adım atacak olsa, genel olarak Soldan, özel olarak TKP’den ve CHP içindeki TKP yanlısı milletvekillerinden “sınıf ihaneti” feryatları; aynı şekilde, AP ortaya doğru bir adım atacak olsa, MHP’den ve AP içindeki MHP yanlısı milletvekillerinden “millî ihanet” feryatları yükselmekteydi. Aşırı uçlardan gelen bu baskı, Ecevit ve Demirel’in iradesine ipotek koyuyor; basiretli davranmalarını güçleştiriyordu. Türk siyasetinin boy ölçüşmeci ve imhacı alışkanlıkları her halükârda güçlü, buna karşılık cömertlik geleneği zayıftır. Herkes alta düşmüşken mağduriyetini öne çıkarıp imdat diye bağırır, ama üstteyken rakiplerine el uzatmak akıllarına gelmez. Ecevit 1978-79’da iktidardayken, muhalefetteki AP liderinin geri çevirmesi zor olacak bir “merkezde buluşma” insiyatifini göstermedi, gösteremedi. Böyle bir çağrıyı ancak kendisi 12 Kasım 1979’da muhalefete düştükten sonra yapabildi. Ama bu sefer, demokrasiyi yaşatma şansını yitirmek pahasına Ecevit’in burnunu sürtme sırası, Süleyman Demirel’deydi.

• YARIN: 12 EYLÜL ASKERİ REJİMİ


• ZORUNLU BİR AÇIKLAMA:

Aşağıda okuyacağınız yazı, durup dururken yazılmadı. 2008 Haziran başlarında Almanya’dan bir dâvet aldım. Bu yıl Frankfurt Kitap Fuarı’na bir de modern Türk sanatı sergisinin eşlik edeceği belirtiliyor; bu serginin katalogu için, Türkiye’nin son otuz yılını anlatan bir yazı yazıp yazamayacağım soruluyordu. Harvard’dan Türkiye’ye dönüş süreci içinde ve olağanüstü dolu olmama karşın, düşüneyim dedim. İstanbul’a geldiğimde, “Made in Turkey” sergisinin küratörü ve proje asistanıyla yüz yüze de konuştuk. Dikkatli uyarılarıma karşılık, benim suya sabuna dokunmayan bir şey yazmayacağımı bildiklerini; zaten bu yüzden beni tercih ettiklerini söylediler. Tamamen bağımsız olduklarını, hiçbir baskıdan etkilenmeyeceklerini döne döne vurguladılar.

Ancak 500 Euro ödeyebiliriz demişlerdi; bunu para için yapmayacağımı söyledim. Oturdum, çalışmaya koyuldum. Temmuz-Ağustos aylarımın büyük kısmını buna verdim. Evet, fazla uzun oldu, biliyorum : 3-10 sayfa istemişlerdi; ben galiba sık satırlı 35 sayfa ve 17,000 kelime yazdım. Ama başlangıçta hiç itiraz etmediler; tereddütsüz Almancaya çevirttiler. Metnin kalitesini övdüler; çeşitli kişilere okuttuklarını, hepsinin çok beğendiğini anlattılar. “Türkiye hakkında Almanya’da ve Almancada hiç böyle bir şey yayınlanmadığı” yolunda ifadeler kullandılar. Uzunluğu aramızda bir şakalaşma konusundan öteye geçmedi. Derken bir ay kadar önce, her şey sessizliğe gömüldü. Mesajlarıma cevap alamaz oldum. Şüphelerim giderek arttı. Sonunda birkaç mektup yazdım. Dün (yani 29 Eylül Pazartesi günü) kısa bir yanıt aldım. Maalesef çok uzun olduğu için yayınlayamamışlar. Hazırlık telâşı içinde bana haber de verememişler. (Yani bir aydır, 10-15 saniyelik bir telefona veya e-posta’ya ayıracak zamanları olmamış.) Sergi 28 Eylül’de açılmış. Bana sipariş ettikleri, beni üzerinde iki ay çalıştırdıkları yazı katalogda yokmuş. Ben de bunu, kendi ısrarımla ve sergi açılışından bir gün sonra öğreniyorum.

Takdir sizlerin. Ne demişler: iyilik yap, denize at; balık bilmezse Hâlik bilir. İster balık, ister Hâlik niyetine, Taraf okurlarına sunuyorum.

Halil Berktay
TARAF - 30 Eylül 2008

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.